Baro Başkanımız Tahir ELÇİ’nin Katledilişinin 155. Haftası Anma Etkinliği Üyelerimizin ve TİHV Diyarbakır Temsilciliği'nin Katılımıyla Gerçekleşti...

21.02.2018

Baro Başkanımız Tahir ELÇİ’nin katledilişinin 155. haftası anma etkinliği bugün de meslektaşlarımız ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Diyarbakır Temsilciliğinin katılımıyla yapıldı. Etkinlikte konuşan Baro Başkan Yardımcımız Av. Gazal BAYRAM KOLUMAN şunları söyledi;  

Değerli Meslektaşlarım, Değerli Basın Emekçileri;

Baro Başkanımız Tahir Elçi’nin katilinin bulunması   için 155.haftadır yine bir aradayız. Geçen hafta merhum Başkanımız  Tahir  Elçi soruşturma dosyasına Londra Üniversitesi Adli Mimarlık Bürosunun hazırladığı olay yerine ait görüntülere ilişkin raporu sunduk, bu hususta Soruşturma dosyasında somut adımlar beklediğimizi ifade etmek isteriz.  Bir kez daha Merhum Başkanımızı saygıyla anıyoruz. Bugün aramızda TİHV Diyarbakır Temsilciliği bulunmakta, kendilerine katılımları için teşekkür ediyorum.

Bugün Tahir Elçi İnsan Hakları Kürsüsünde, ülkemiz insan hakları karnesine olumsuz şekilde yansıyacak oldukça vahim gördüğümüz ve derhal müdahale edilmesi gereken bir olaya değineceğiz.  17.12.2018 tarihinde İlimiz Hani İlçe Jandarma Karakolu görevlilerince 4 sivil vatandaş şüpheli sıfatıyla evlerinden ayrı ayrı alınarak, tenha bir yerde 10-15 kişilik kolluk görevlilerince darp edilmek suretiyle gözaltına alınmışlardır. Baromuz üyesi meslektaşlarımız, gözaltına alınan müvekkilleriyle  görüşmek üzere 18.12.2018 tarihinde akşam saatlerinde Hani İlçe Jandarma Karakoluna giderek müvekkilleriyle görüşmek istemişlerdir. Kolluk güçlerince; meslektaşlarımızın 3-4 saat süren tüm çabalarına rağmen, şüphelilerin CMK gereği atanan müdafiler ile görüşme yaptıklarını, özel vekil görüşmesine izin vermeyecekleri ifade ederek, açıkça hukuka aykırı bir gerekçe ile meslektaşlarımızın müvekkilleriyle görüşmesi engellenmiştir.

Baromuz üyesi iki meslektaşımız 19.12.2018 tarihinde Hani İlçe Jandarma Karakoluna giderek tekrar müvekkilleriyle  görüşmek istemişlerdir. Kolluk görevlilerince  meslektaşlarımızın talebine binaen telefonlarına el konularak ve kamera eşliğinde 5 dk olması halinde izin vereceklerini ifade etmişlerdir. Meslektaşlarımızın tüm itirazlarına rağmen karakoldaki kolluk görevlileri bu itirazları kabul etmemiştir. Meslektaşlarımızda müvekkillerinin can güvenliğini düşünerek hukuka aykırı olan bu görüşmeyi yapmak zorunda kalmışlardır. 20.12.2018 günü kolluk görevlileri meslektaşlarımızı arayarak ifade alınacağını bildirmesi üzerine, meslektaşlarımızca Hani İlçe Jandarma Karakoluna gidilerek müvekkilleriyle özel görüşme yapılmış ve ifadelerine katılmışlardır. Meslektaşlarımız yapmış oldukları görüşmede; 4 kişinin de feci bir şekilde işkence gördüğü, kaba dayağa maruz kaldıkları, yüzlerinde ekimoz-şişlik-yırtılmaların olduğu, bazılarının ayakta durmakta bile güçlük çektiğini, korku ve can güvenliği kaygısı yaşadıklarını gözlemlemişlerdir. Yine yapılan görüşmede, ilgili şahıslarca kendilerine kolluk görevlilerince kaba dayak ve işkencenin bilfiil 4 gün boyunca uygulandığı, sürekli olarak işlemedikleri bir eylemi kabule zorlandıkları, itirafçı olmaya zorlandıkları, bunun için de özel mülakat adı altında hukuka aykırı bir şekilde işlem yapıldığı, hekim raporu almak üzere hastaneye götürülmedikleri, doktorun İlçe Emniyet Müdürlüğüne getirilerek adli muayene raporu tanzim edildiği meslektaşlarımıza aktarılmıştır. Akabinde ilgili şahısların ifadesi kolluk marifetiyle alınmış olup, bugün Savcılık işlemlerinin tamamlanması beklenmektedir.

Tüm bu yaşanılanlar göstermektedir ki; meslektaşlarımızın yasaya aykırı şekilde görevlerini ifa etmeleri kolluk görevlilerince engellenmiştir. Buradaki asıl amacın gözaltındaki şüphelilere, İlçe Jandarma karakolu görevlilerince uygulanan işkenceyi örtbas etme Gaye’si taşıdığı açıktır. Yine gözaltı işlemine dayalı alınması zorunlu olan adli muayene raporunun hastane  ortamında alınması gerekirken, hekimin Karakola götürülerek rapor düzenlenmesinin, hekimi baskı altına almaya çalışmak olduğunu göstermektedir. Şayet; hekim raporuna ilişkin şüphelilerin anlatımları doğru ise doktorunda hukuka aykırı bir şekilde  görevini kötüye kullanmak suretiyle işkence suçuna iştirak ettiği görülmektedir.

İşkence yasağı, mutlaktır. Devletler, işkenceyi önlemek için yasal, idari, yargısal ya da diğer her türlü önlemi almak zorundadır. Savaş durumu, savaş tehdidi, iç karışıklık veya her hangi bir olağanüstü durum veya koşul işkenceyi haklı gösteremez. Bu konu ile ilgili soruşturma şüphelisi kişilerin müdafileri tarafından gerekli suç duyuruları yapılmış olup, baromuz tarafından da olayın takipçisi olacağımızı buradan paylaşmak isteriz.

Saygıdeğer  insan hakları savunucusu, akademisyen, işkence ile yıllardır mücadelede eden ve TİHV Başkanı Prof.Dr.Şebnem KORUR FİNCANCI hakkında İstanbul 37.Ağır Ceza Mahkemesinin en üst hadden cezalandırılmasına ilişkin verdiği kararı, insan hakları savunucularına  ve ifade özgürlüğüne yönelik ağır bir saldırı  olduğunu düşündüğümüzü ifade ederek, sözü TİHV Diyarbakır Temsilcilisi Av.Barış YAVUZ’a bırakıyorum.

Av. Barış YAVUZ;


Vakfımızın kurucular kurulu Üyesi olan Tahir elçi burada saygı ve hasretle anıyoruz. 155 haftadır devam eden bu protesto cezasızlık kültürünün kabul edilemez olduğunun da güçlü bir vurgusudur aynı zamanda.  vakfımızın başkanının ceza alması sonrası bizimle dayanışma içerisinde olan Diyarbakır barosuna teşekkür etmek isteriz.

Çarşamba günü, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) 28 yıllık tarihinde bir ilk yaşandı ve 9 yıldır TİHV başkanlığını yürütmekte olan, dünya çapında saygın bir akademisyen, adli tıp uzmanı ve insan hakları savunucusu Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı açıklamanın imzacılarından biri olarak, Terörle Mücadele Kanunu’nun propaganda suçunu düzenleyen 7/2. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırıldı.
 Vakfımızın Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, söz konusu açıklamayı imzalayan ve sayıları önce 1128 olan, daha sonra devam eden katılımlar ile 2212’ye ulaşan hakikat arayışındaki Barış için Akademisyenler’den (BAK), sadece biri idi. İnsan hakları savunuculuğunun akademideki karşılığı olan bu akademisyenler, 16 Ağustos 2015 tarihinde Türkiye’nin güneydoğusunda başlatılan ve günlerce, aylarca sürdürülen aralıksız sokağa çıkma yasağı uygulamalarının yol açtığı ağır ihlallere, şiddete ve sivil insanların ölümlerine dikkat çekmek amacıyla, Türkiye’nin de bir parçası olduğu evrensel hukuk ilkelerine göre insan haklarını korumak ve ihlalleri önlemekle doğrudan yükümlü olan devleti/hükümeti, bu sorumluluğunu yerine getirmeye davet eden bir açıklama yapmıştı.
Türkiye’nin vicdanı ve yüz akı olan akademisyenler, o tarihten bu yana ağır baskı ve tehditler ile karşı karşıya kaldılar. “Vatan haini” ilan edildiler, medyada bir linç kampanyasının hedefi oldular, haklarında adli ve idari soruşturma ve kovuşturmalar açıldı, bir bölümü OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile üniversitelerden ihraç edildiler, hatta bazıları gözaltına alındı  ve tutuklandılar.  
Süreç içerisinde şimdilik imzacı 542 akademisyen hakkında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2. maddesi uyarınca, “terör örgütünün propagandasını yapmak” suçlamasıyla dava açıldı. Bugün itibarıyla  429’unun duruşmaları başlamıştır. Sonuçlanan davalarda 59 akademisyen 1’er yıl 3’er ay; 3 akademisyen 1'er yıl 6'şar ay; 1 akademisyen 2 yıl 3 ay, 1 akademisyen ise 2 yıl 6 ay ay hapis cezasına mahkum olmuştur.
Tüm yaşamını bilime, öğrencilerine, ülkemizde ve dünyada işkencenin önlenmesi ve insan hakları ihlallerinin son bulmasına adayan başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya verilen bu ceza sadece düşünce ve ifade özgürlüğünün ağır ihlali değil aynı zamanda kaygı verici bir şekilde insan hakları savunuculuğuna yönelik büyük bir saldırıdır.
Bir insan hakları savunucusunun, üstelik uzmanlığı adli tıp ise, en temel işlevi insan hakları ihlallerinin tespiti ve belgelenmesidir. Çünkü amacınız insan hakları ihlallerini önlemek ise bunun en temel ve etkin yolu hak ihlallerini görünür kılmak, hakikati açığa çıkarmaktır. Dolayısıyla hak ihlallerinin tespiti ve belgelenmesi insan hakları savunucusu olmanın doğası gereği, olmazsa olmaz asli faaliyetidir. Çarşamba günü, başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya verilen cezanın ağırlaştırılmasına gerekçe olarak gösterilen şey de bu tespit ve belgeleme faaliyetinin bizatihi kendisidir.
Nitekim İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” açıklamasının suç oluşturup oluşturmadığı tartışmasının ötesine geçmiş ve geçen hafta görülen duruşma sırasında avukatlarının öğrendiği kadarıyla dosyaya iddianamedeki eylemi aşan nitelikle ceza verme hedefiyle/kastıyla başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın basına verdiği bazı röportajları ek delil olarak eklemiştir. Üstelik başkanımızın avukatları dosyaya yapılan bu eklemelerden haberdar dahi edilmemiştir. Avukatların bu sebeple bulunduğu ek süre talebine karşılık mahkeme, savunma için ancak bir haftalık süre vermiştir.
Başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın avukatları, Çarşamba günü görülen karar duruşmasında, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nin diğer BAK yargılamalarında verdiği kararlardan yola çıkarak, heyetin bağımsızlık ve tarafsızlığını yitirdiği gerekçesiyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 24. ve devamı maddeleri uyarınca “reddi hakim” talebinde bulunmuştur. Ancak mahkeme, bu talepleri usule aykırı olarak değerlendirerek reddetmiştir. Üstelik mahkeme, bu kararına karşı itiraz süresi olan 7 günü beklemeden duruşmaya devam etmiştir. Duruşma sırasında bu davanın açılmasına konu olan iddialar aşılarak, başkanımızın savunmalarında yer verdiği lehte bilgi ve belgeler, aleyhine delil olarak yorumlanmış ve cezanın alt sınırından uzaklaşılarak artırım hükümleri uygulanmıştır. Gerek savunma için verilen sürenin kısalığı, gerek usul kurallarına uyulmamış ve duruşmada tüm taleplerin reddedilmiş olması, mahkemenin hukuka aykırı, bağımsız olmayan ve taraflı bir şekilde hareket ettiğinin açık göstergesidir.  
Çarşamba günü karar ile başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya bugüne kadar görülen barış akademisyenlerinin davaları içinde en yüksek ceza verilmiştir. Bunun gerekçesi ise mahkemenin hükmünde de ifade olunduğu gibi, başkanımızın imza attığı bildirinin yanı sıra ağır insan haklarına ihlallerine ilişkin olarak basına verdiği röportajlar ve hazırladığı raporlar, yani aslında ısrarla sürdürmüş olduğu insan hakları savunuculuğudur.
Bu yeni ve kaygı verici bir durumdur. Yapılan yargılama ve verilen karar ile birlikte, hak ihlallerinin tespit ve belgelenmesi faaliyeti, yani hak savunuculuğunun kriminalize edilmeye çalışılması hiçbir şekilde kabul edilemez. 
İnsan hakları ihlallerini görünür kılmak için yapılan tespit ve belgeleme çalışmaları, bu ihlalleri önlemenin ötesinde, yol açtıkları mağduriyetlerin onarılarak giderebilmesini, en nihayetinde bir daha asla tekrarlanmamaları için cezasızlıkla mücadeleyi, dolayısıyla da adaleti tesis etmeyi mümkün kılar. Daha da ötesi, evrensel hukukun ilke ve normlarına göre insan haklarını korumanın ve ihlalleri önlemenin asli sorumlusu olan devletlere bu sorumluluklarını hatırlatma işlevi görür. Başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’ya verilen bu ceza ile onun şahsında hepimize, ‘varlık nedeniniz olan tüm işlev ve sorumluluklarınızı yerine getirmeyin’ denilmektedir. Başkanımıza,  ‘Bosna’da soykırıma uğrayan binlerce insanın toplu mezarlarını açma!; Mavi Marmara gemisinde yaşanan şiddet ve ihlalleri tespit etme!; Sendikacı Süleyman Yeter gibi gözaltında işkence sonucu yaşanan ölümleri aydınlatma!’ denilmektedir.
Mahkeme, başkanımız Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancının ihlallere dair elde ettiği bilgileri verdiği röportajlar vesilesiyle basın yoluyla yaydığını iddia ederek ceza arttırımına gitmiştir. Başta Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komitesi olmak üzere evrensel hukuk, bilgiyi arama, elde etme ve yayma özgürlüğünü de içeren düşünce ve ifade özgürlüğünün, bütün toplumlar için elzem ve demokratik devletin temeli olduğunu belirtir. BM İnsan Hakları Komitesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesin düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenleyen 19. Maddesi ile ilgili olarak yaptığı 34 Sayılı Genel Yorumun 2. Paragrafında “ifade özgürlüğü, insan haklarının geliştirilmesi ve korunması için elzem olan şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin hayata geçirilmesi için gerekli bir koşuldur.” der. Bir başka deyişle, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının kullanılması insan hakları savunucularının insan haklarını geliştirmeye ve korumaya yönelik faaliyetleri için vazgeçilmezdir. Benzer şekilde, BM İnsan Hakları Savunucuları Bildirgesi’nin 6. maddesi, bireylerin insan haklarıyla ilgili bilgi sahibi olma, bilgi arama, edinme, alma ve saklama hakkını, insan haklarıyla ilgili özgürce yayın yapma, görüşlerini dile getirme ve yayma hakkını, insan haklarına uyulmasıyla ilgili inceleme yapma, tartışma yürütüme, kanaat geliştirme ve fikir sahibi olma hakkını ve insan hakları sorunlarıyla ilgili kamuoyunun dikkatini çekme hakkını güçlü bir şekilde teyit eder.
Bütün bu hatırlatmaların ışığında değerlendirildiğinde aynı zamanda bu ceza, siyasal iktidarın, devletin insan haklarını koruma ve ihlalleri önleme sorumluğundan vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Bu ise çok daha vahim bir kaygıya yol açmaktadır.
Ancak her şeye karşın, hakikatin gücüne ve adalete dair olan inancımızı koruyarak insan hakları savunuculuğunu kararlılık ve ısrar ile sürdürmeye devam edeceğiz. İnanıyoruz ki, hızla yaşama geçireceğimiz kapsamlı bir hukuk mücadelesi programıyla ve yanı sıra oluşturulmakta olan ulusal ve uluslararası dayanışma ortamı sayesinde bu ceza tüm sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılacaktır.  
Bu nedenle bir kez daha altını çizerek belirtmek istiyoruz ki, sadece ve sadece hakikate tanıklık eden, hakikatin kaydını tutan ve onu görünür kılmak için zorbalığa direnen vicdanın sesi, insan hakları savunuculuğu cezalandırılamaz!

Türkiye İnsan Hakları Vakfı