Yeni Anayasa Arayışları Konferansı başladı

03.04.2015

Yeni Anayasa Arayışı Konferansı Baro Başkanımız Av. Tahir ELÇİ'nin açılış konuşması ile başladı.

 

                       3-4 Nisan 2015/Diyarbakır

Değerli misafirler,

 

“Yeni Anayasa Arayışları ”konulu Konferansımıza hoş geldiniz. Diyarbakır Barosu Yönetim Kurulu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

 

İki gün sürecek bu Konferansımızı, 5 Nisan Avukatlar Günü etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştiriyoruz. Bu vesileyle tüm meslektaşlarımın Avukatlar Gününü de şimdiden kutluyorum. Böyle bir günümüzde başta hukukçular olmak üzere tüm toplumu derinden etkileyen bir hukukçu-savcı meslektaşımızı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Bir kez daha cinayeti kınıyor, hukuk camiasına ve Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın yakınlarına baş sağlığı diliyorum.

 

Avukatlar, hukuk devletinin en temel unsurları olan hak arama özgürlüğünün, savunma ve adil yargılama hakkının güvencesidir. Birey ve toplumun hak ve özgürlükleri bakımından bu kadar önemli bir mesleğin mensupları olarak bir dizi sorunla boğuşuyor ve neredeyse her yıl bu gün dolayısıyla sorunlarımıza dikkat çekiyoruz.  Ancak bu yılki Avukatlar Gününde mesleki sorunlarımızı konuşmak yerine, toplumun çok temel ve demokratik geleceği bakımından hayati bir sorununu; yeni anayasa konusunu masaya yatırmak ve tartışmak istedik.  

 

Türkiye tarihi ve toplumsal meselelerini tartışarak yeni bir dönemece girmiş, aynı zamanda anayasal ve devlet yönetim sisteminde çok köklü değişikliklere ilişkin tartışmalar yapılmaktadır. Tam da böyle bir dönemde toplumun geleceğini ve Türkiye’de belki de yeni dönemin esaslarını belirleyecek bir Parlamento seçimi sürecine de girilmiştir. Siyasi partilerin milletvekili aday listelerini oluşturarak seçim kampanyalarına başlayacakları, seçim program ve vaatlerini kamuoyuna deklere edecekleri günlerin arifesinde “yeni anayasa sorununu” tartışamaya açarak, bu konuya mütevazı bir katkı sunmak istedik.

 

Yeni, sivil ve demokratik bir anayasa; ertelenemez toplumsal bir ihtiyaç olduğu gibi, öteden beri toplumun neredeyse tüm kesimlerinin bir talebi olarak da hep tartışıla gelmiştir. Halen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu bulunan siyasi partilerin oluşturduğu Anayasa Uzlaşma Komisyonu uzun bir süre yeni anayasa çalışmalarını yürütmüş, yeni anayasa metninin yazımında bir mesafe de kattedilmiş, ancak bu dönemde yeni anayasa çalışması tamamlanamadan akamete uğramıştır.

 

Tarihi ve toplumsal haksızlık ve adaletsizliklerin yarattığı tahribat ve kırılmaları onarmanın, yeni bir başlangıç yapmanın ve toplumun birlikte yoluna devam etmesinin esaslı araçlarından biri de bir toplumsal mutabakat belgesi olan ve toplumun bir arada ve barış içinde yaşamasının temel esaslarını belirleyen ve en üst norm niteliğinde olan anayasalardır. Bu tür toplumsal mutabakat belgeleri genellikle tarihsel dönemeç noktalarında gündeme gelmektedir. Bu çerçevede, yaklaşık yüz yıllık bir tarihsel derinliği olan ve son otuz yıldır silahlı çatışma içerisinde varlığını devam ettiren Kürt meselesine kalıcı bir barışçıl çözüm arayışı ile yeni anayasanın yapım sürecinin paralel bir şekilde gelişmesi toplumumuza tarihi bir fırsat da sunmaktadır.  

 

Bilindiği gibi; Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, Türkiye toplumunun etnik, inanç, dil ve kültürel çeşitliliği yadsınmış;  ekonomik, sosyal, kültürel, eğitim ve hatta dini yaşama kadar toplumsal yaşamın tüm alanları tek bir etnik köken, tek bir dil, tek bir kültür ve inanca göre şekillendirilmeye çalışılmıştır. Başta Kürt meselesi olmak üzere, bugüne kadar yaşanan toplumsal sorun ve ihtilaflar, bu anlayış ve politikalardan kaynaklanmıştır.

 

Bu nedenle;  dil, kültür, vatandaşlık, din-inanç ve devletin yapısı gibi esaslı konulara ilişkin anayasal düzenlemelere dair değerlendirmemizi de bu Konferansımız vesilesiyle çok kısaca dile getirmek isterim.

 

Halen yürürlükte olan anayasanın başlangıç bölümünden son hükümlerine kadar Türkiye toplumunun sosyal gerçeklerine ve gümünüz demokrasi anlayışına aykırı düzenlemeler içermektedir.

 

Anayasaların temel felsefe ve ilkeleri, genellikle anayasaların “başlangıç” bölümlerinde yer almaktadır. Başlangıç bölümleri bulunmayan anayasalar olmakla birlikte, birçok ülkenin anayasasında başlangıç bölümleri yer almaktadır. Özellikle, uzunca bir süre yaşanan çatışmalı ortamların yarattığı toplumsal dram ve travmaların yaygın ve yoğun olduğu toplumlarda, toplumsal barışı tesis edebilmenin ve barışçıl birlikteliğin normatif çerçevesini çizebilmenin bir gereği olarak hazırlanan anayasaların başlangıç bölümlerinde;  geçmişte yaşanan adaletsizliklere vurgu yapıldığı, bir daha aynı uygulamaların yaşanmayacağına dair toplumsal irade ve kararlılığın ifade edildiği ve yeni dönemin temel değer ve ilkelerineyer verildiği bilinmektedir.

 

Türkiye toplumunun bir parçasını oluşturan başta Kürtler olmak üzere, bugüne kadar dışlanan ve ötekileştirilen çeşitli toplumsal kesimlerin anayasaya ve anayasal düzene karşı derin bir güvensizlik duygusuna sahip oldukları gerçeği dikkate alındığında, yeni anayasanın başlangıç bölümünde böyle bir ifadeye yer vermenin ne denli gerekli olduğu takdir edilecektir. Bu nedenle yeni anayasanın başlangıç bölümü, yaşanan tarihi haksızlık ve adaletsizliklere vurgu yapmanın yanı sıra, her türlü etnik, dini, ideolojik ve kültürel referanstan da arındırılmalıdır.

 

Türkiye, farklı dil, din, inanç ve kültürlere sahip bir toplumsal yapıya sahiptir. Son olarak yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye’de etnik kimliğini “Kürt” olarak tanımlayarak ifade eden 15 milyona yakın bir halk bulunmaktadır. Bu büyüklükte olmazsa bile, farklı etnik özelliklere sahip ve farklı diller konuşan başka topluluklar ve vatandaşlarımız da bulunmaktadır. Bu nedenle; Türkiye Cumhuriyetinin resmi dili Türkçe olmakla birlikte, diğer diller de anayasal güvenceye kavuşturulmalı, toplumun ihtiyaçları gözetilerek bu dillerle de kamu hizmetlerinin sunulmasını mümkün kılacak bir anayasal düzenleme yapılmalıdır.

 

Yeni anayasada, devletin “cumhuriyet” olan şekli ile “demokratik hukuk devleti, laik ve insan haklarına dayanan” niteliği dışında değiştirilemeyecek hükümlere yer verilmemelidir.  Özellikle, yürürlükteki Anayasada yer alan, “Atatürk ilkeleri ve inkılapları” ve “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” gibi, bugüne kadar toplumun farklı kesimlerinin hak ve özgürlük taleplerini bastırmada ve sınırlamada referans norm olarak kullanılan kavramlara değiştirilemez hükümler arasında yer verilmemelidir.

 

Mevcut anayasada yer alan ve egemenliği -isim anılarak- tek bir etnik unsura ait kılan düzenleme, yeni anayasanın herkesin anayasası olması gerektiğine ilişkin yaklaşımla bağdaşmadığı gibi, eşitlik ilkesi ve kardeşlik hukukuyla da bağdaşmamaktadır. Egemenliğin yegâne kaynağı halkın iradesi ve hukukun üstünlüğü olmalıdır.

 

Öte yandan yeni anayasadaki “vatandaşlık” düzenlemesi de; etnik atıf ve kavramlar içermemelidir. Nüfusun daha büyük bir bölümünü de oluştursa, vatandaşlık, herhangi bir etnik kümenin ismiyle tanımlanmamalı; vatandaşlık tanımı, devletin toplumun belirli bir kesimine ait olduğu anlayışına yol açacak bir nitelikte olmamalıdır. Vatandaşlık tanımı, Türkiye Cumhuriyetinin bütün vatandaşlarını kapsamalıdır. Tek bir etnik-kültürel kesime atıfla yapılacak bir düzenleme, dışlayıcı ve eşitliğe aykırı olduğu gibi, toplumsal barışa da hizmet etmeyecektir.

 

Başta Kürtler olmak üzere, anadilleri farklı olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının anadilinde eğitim hakkı anayasal güvence altına alınmalıdır. Anadilleri Türkçe olmayan toplumsal kesimlere yapılan yüz yıllık bir haksızlığın, anayasal düzenleme dışındaki bir formülle kesin çözümü sağlanamaz Anadilinde eğitim gibi temel bir insani hak, anayasal hükümlerin altında bir norma bırakılarak geçiştirilemez. Yeni anayasada, “ana dilinde eğitimin temel bir hak olduğu, devletin vatandaşlarının ihtiyaç ve taleplerini gözeterek anadilinde eğitim için gerekli düzenlemeleri yapacağı biçiminde açık bir hüküm yer almalıdır.

 

Hâli hazırda devletin siyasi ve idari yapılanması, dünyada örneği kalmamış ölçüde katı merkeziyetçi bir nitelik arz etmektedir. Türkiye’nin sosyal, kültürel ve ekonomik gerçeklerine aykırı bir biçimde salt ideolojik tercihler nedeniyle oluşturulan bu katı merkeziyetçi yapı, çağımızın demokrasi anlayışına aykırı olduğu gibi, Türkiye’nin gelişim dinamiklerine ve çağdaş yönetim tarzına da aykırılık arz etmektedir. Bu nedenle;  ülkenin coğrafik ve bölgesel sosyo-kültürel yapısı da dikkate alınarak, bölgesel yönetimlerin oluşturulmasını ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesini öngören bir âdemi merkeziyetçi sisteme geçilmelidir. Böyle bir yapılanma; kamu hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde sunulmasına,  yerel demokrasinin güçlendirilmesine, demokratik siyasal kültürün yaygınlaşmasına hizmet edeceği gibi, Kürt meselesinin çözümüne katkı sunacaktır. Bu amaçla bir an önce Avrupa Yerel Özerklik Şartına konulan çekinceler kaldırılmalı, bu Şartta yazılı olan ilkelere uygun bir düzenlemeye yeni anayasada yer verilmelidir.

Türkiye toplumu etnik, dilsel ve kültürel açıdan çeşitlilik arz ettiği gibi, din ve inançlar bakımından da zengin bir dokuya sahiptir. Toplumun bu zengin inanç dokusu gözetilerek, bütün din ve inançlar karşısında devletin mutlak tarafsızlığı sağlanmalıdır. Demokrasinin temel ilkelerinden biri olan çoğulculuk, devletin dinler ve inançlar karşısında eşit mesafede bulunmasını, bunlardan herhangi birinden yana ya da ona karşı bir tavır içerisinde bulunmasını yasaklar. Toplumsal barışın sağlanmasında hayati öneme sahip olan bu ilke, yeni anayasada açıkça ifade edilmelidir.

 

 

 

Öte yandan iktidardaki siyasi parti ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Türkiye’nin parlamenter sistemi terk etmesi gerektiğini, Parlamentoda yeterli sandalyenin sağlanması durumunda “Başkanlık sistemine” geçileceğini, 7 Haziran’da yapılacak Parlamento seçiminin halkın “parlamenter sistem” ile “başkanlık sistemi” arasında tercih yapacağı bir referandum niteliğinde olacağını ifade etmektedir. Peki, Başkanlık sisteminde devletin ve idarenin yapısı nasıl şekillenecektir. Keza Türkiye’nin tarihi, toplumsal ve yönetim geçmişi bağlamında böyle bir sistemin uygulaması mümkün mü, dahası Türkiye koşullarında başkanlık sistemi sürdürülebilir bir demokrasi ile paralel gidebilir mi?  

 

Türkiye bu gün bir yol ayrımındadır ve tam da bu süreçte tarihi bir karar verme durumunda kalacaktır: Başta Kürt sorunu olmak üzere diğer tüm tarihi ve toplumsal sorunları eşitlik ve adalet temelinde çözen, barış içinde bir arada yaşayacağımız demokratik bir toplum ve demokratik bir cumhuriyet mi; yoksa tarihi, toplumsal, hukuki, idari ve güncel koşullarının olup olmadığı yeterince tartışılmadan ve anlaşılmadan, çoğulcu ve demokratik dengeler üzerinde oturmayan, toplum ve devlet yapısının tek bir siyasi ve ideolojik anlayışa göre şekillendiği oldubittiye getirilen bir başkanlık sitemi yoluyla demokratik olmayan bir rejim mi kuracağız?  İşte Türkiye bu gün bu iki toplum ve devlet tasavvuru arasında bir tercih yapmak ve buna göre yeni bir anayasa oluşturma sorumluluğuyla karşı karşıyadır.  


Türkiye toplumu, eşitlik ve adalet temelinde toplumsal barışını temin eden yeni, sivil bir ve demokratik anayasa yapma başarısını göstermelidir.

 

Biz de bu çerçevede Konferansımızı dört ana başlığa ayırarak planlamaya çalıştık. Birinci oturumda; “Geçmişten Günümüze Yeni Anayasa Arayışı” başlığı altında şu ana kadar yapılan yeni anayasa çalışmalarının neresinde olduğumuz, anayasa birikimimizi ve demokratik bir anayasanın çerçevesini, ardından Başkanlık sistemi bağlamında “Erkler Dengesini” tartışacağız. Konferansın ikinci gününde ise “Çözüm Süreci Bağlamında Yeni Anayasa” başlığı altında özellikle yerel yönetim yapısı ile dil ve kültürel hakları tartışmayı planlıyoruz. Son oturumda ise, “Demokratik Bir Anayasaya Dönük Yasal Dönüşüm” başlığı altında siyasi partilerin yeni anayasaya ilişkin görüşleri ve Türkiye’de yaşanan dönüşümün bir değerlendirilmesini yapmaya çalışacağız.

 

Bir kez daha Konferansımıza katılımınız için teşekkür ediyor, Türkiye’de barışın sağlanması ve demokratik bir Türkiye’nin inşasına katkı sunacak başarılı bir Konferans diliyorum.

 

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

                                                                                                                 

                                                                                                               Av. Tahir ELÇİ

                                                                                                         Diyarbakır Barosu Başkanı