Türkiye Barolar Birliği 35. Olağan Genel Kurulunda Baro Başkanımız Av. Cihan AYDIN'ın Konuşması...

04.05.2019

Sayın Divan başkanı ve üyeleri

Türkiye Barolar Birliği Başkanı ve değerli yönetim kurulu üyeleri

Kıymetli baro Başkanı arkadaşlarım ve saygıdeğer delegelerimiz,

Hepinizi olağan 35. Mali Kurulumuz vesilesiyle saygı ve sevgilerimle selamlıyorum.

Konuşmama başlarken 28 Kasım 2015 tarihinde alçakça ve haince saldırıya uğrayıp failleri hala bulunamamış değerli Başkanımız Tahir ELÇİ şahsında demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, özgürlük ve adaletin yılmaz savunucuları olan meslektaşlarımıza yapılan saldırıları bir kez daha nefretle kınıyor yaratmış oldukları ve uğruna yaşamlarını yitirdikleri değerleri koruyup sahip çıkacağımızı ve mücadelelerini sürdüreceğimizi huzurunuzda bir kez daha ifade etmek isterim.

İnsan Hak ve özgürlüklerin yılmaz savunucusu ve mesleğin sembolleşmiş ismi Tahir Başkanın öldürülmesi olayına ilişkin, hepinizin az çok vakıf olduğu soruşturma dosyası, dönemin yetkililerinin açık beyanlarına rağmen bir arpa boyu ilerlememiştir. Cinayetin aydınlatılması için hükümetin irade ortaya koymaması nedeniyle soruşturma makamlarının da dosyaya gereken ciddiyeti göstermediğini ifade etmek isterim. Bildiğiniz ve kamuoyuyla da paylaştığımız üzere Londra Üniversitesi Adli Mimarlık Bölümünden baromuzun kurumsal çabalarıyla ve tamamen bilimsel veriler bazı alınarak hazırlanan raporda muhtemel fail olarak üç polis memurunun belirlenmesine rağmen soruşturma makamının bugüne kadar bu üç şahsın şüpheli ve fail olarak beyanlarına bile başvurmayı gerekli görmemiştir. Yaşamını başta Türkiye’nin doğu ve güneydoğusundaki yargısız infazlar, zorla kaybetmeler, köy yakma ve boşaltma davalarındaki maddi gerçeğin peşine düşerek ve cezasızlıkla mücadeleye adayan değerli başkanımızın dosyasını da cezasızlığa mahkûm etme anlayış ve düşüncesi bizleri kaygılandırmaktadır. Böylesi bir ihtimal, başta biz ardılları olmak üzere bütün baroların yüz karası ve utancı olacaktır. Bu nedenle, soruşturma dosyasının takipçisi olmak her baronun ve birliğin temel görevlerinden biri olmalıdır.

Saygı değer kongre birleşenleri bugün yapılmakta olan mali kongrede teknik ve mali konularla ilgili olarak çok sayıda görüş ve öneri sunulacak ve birliğimizin mali politikasıyla ilgili olarak eleştiriler yapılacak ve yapılmalıdır da.

Ancak insanlığın bir arada yaşamaya başladığı günden bugüne değin vermiş olduğu mücadele ile yaratılan evrensel değerlerden olan hak, adalet, hukukun üstünlüğü, insan hakları, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin hiçe sayıldığı, bu değerlerin tarihsel süreç içerisinde yılmaz savunucuları olan biz avukatlar ve örgütümüz olan baroların bu değerleri savunmaktan alıkonulmaya başlandığı, baroların sivil toplumcu yanının baskılandığı gerçeği, en az mali konular kadar önemlidir.

Değerli meslektaşlarım,

Türkiye Cumhuriyeti tarihiyle eş değer olan Kürt Meselesindeki çözümsüzlük, hala ülkemizin en temel sorunu olarak varlığını sürdürmektedir. Son 40 yıldır devam ede gelen çatışmalı süreç; on binlerce insanımızın ölümüne, failleri hala yargı önüne çıkarılmayan binlerce faili meçhul cinayet ve yargısız infaza,  binlerce köyün boşaltılmasına, milyonlarca insanın zorunlu göçe maruz kalmasına yol açmıştır. Hukuk literatüründe insanlığa karşı suç olarak tanımlanan bu suçların failleri yargı önüne çıkarılmamış ve bir yüzleşme sağlanamamıştır. Yakınları kaybedilen annelerin, kaybedilen yakınlarına ilişkin gerçeği aradıkları eylem 736 haftadır devam ediyor. Devlet failleri ve gerçeği bulmak yerine Cumartesi Annelerinin 736 haftadır sürdürdüğü bu barışçıl eylemi yasaklamayı yeğlemiştir. Bu kürsüden bir kez daha sesleniyorum: geçmişle yüzleşmeyen toplumlar, güvenli bir gelecek de kuramazlar. Dolaysıyla Kürt Meselesinde salt güvenlikçi yaklaşımlar, sorunu çözmek yerine daha da kangrenleştirmektedir. Cumhuriyetin asli unsuru olan Kürt haklının ulusal ve ulusal arası hukuktan kaynaklı temel hakları tanınmadığı sürece, bu mesele Cumhuriyeti maddi ve manevi anlamda yıpratmaya devam edecektir.

Bu sorunun güncel hali olan ve hukuku, kanunu ve mesleğimizi de birebir ilgilendiren konulardan biri de, Türkiye genelinde devam eden açlık grevleridir. Diyarbakır Barosu olarak gerek devam eden bu açlık grevini ve gerekse de daha önceki yıllarda yapılan açlık grevi eylemlerini, yaşam hakkının kutsallığından hareketle, kişilerin kendi yaşamlarını ortaya koyarak bir hak talebinde bulunmalarını, bir hak arama yöntemi olarak doğru bulmadığımızı ve desteklemediğimizi her zaman ve her platformda dile getirdik, getirmeye de devam edeceğiz. Bizler avukatlar ve örgütlü olduğumuz barolar olarak, temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra, bu hakların bir parçası olan mahpus haklarının da ayrım yapılmaksızın herkese uygulanmasını talep etmek ve savunmak zorundayız. İşte bu taleple, 6 aydır başlatılan ve aralarında milletvekili Leyla Güven’inde bulunduğu 3000 açlık grevi eylemcisinden 15’i, 30 Nisan günü itibariyle açlık grevini, ölüm orucuna dönüştürmüştür. Tek talepleri cezaevlerindeki çocuklarının yaşamından duydukları endişeyi kamuoyuna duyurmak olan başlarında beyaz tülbentleri ile çoğunlukla cezaevlerinin önünde ve sokakta barışçıl eylem yapan anneleri; kötü muamele ve onur kırıcı davranışlara maruz kalmakta, itilip kalkılmakta, yerlerde sürüklenmektedir. Mahpus anneleri şahsında vücut bulan ve insanlık onuru ile bağdaşmayan bu uygulamalar sokağa çıkan bütün muhalif kesimlere yönelik rutin bir uygulama hale gelmiştir. Çünkü bu uygulamayı yapanlara yönelik herhangi bir soruşturma ya da kovuşturma yürütülmediği gibi hukuk örgütlerinden de herhangi bir eleştiri bile yapılmamıştır. İşte bu sessizlik hali her gün yeni hukuksuz uygulamalara zemin hazırlamaktadır. 

Buradan Sayın Baro Başkanlarına, TBB Başkanı ve yönetimine ve sayın genel kurul üyelerine sesleniyorum; bu sessizliğiniz önce ölüm orucunda olanları, sonra açlık grevinde olanları; peşi sıra vicdanlarımızı ve insanlığımızı öldürecek.   Bu nedenle sorunun insani ve hukuki çerçevede çözüme kavuşturulması için tüm baro başkanlarımıza çağrıda bulunuyorum. Bizler hukukçular olarak meseleye hakkın öznesinden bağımsız olarak, yasa önünde eşitlik ilkesinden hareket etmek zorundayız.  Ayrıca çatı örgütümüz olan TBB’ye de çağrıda bulunuyorum. Bir çok insan hakları ihlalinde takındığınız sessizliğinize son verin,  TBB bünyesinde derhal bir komisyon kuralım, açlık grevlerinin sonlandırılması için vakit geçirmeden ilgili merciiler nezdinde girişimlerde bulunalım. Diyarbakır Barosu olarak bu konuda her türlü görevi üstlenmeye hazır olduğumuz da burada belirtmek isterim.

Ezilen, haksızlığa, hukuksuzluğa uğrayanların yanında bir an olsun yanında durmaktan imtina etmeyen meslektaşımız Selçuk KOZAĞAÇLI’ı ve ÇHD üyesi meslektaşlarımızın yargılandığı davaya ilişkin birkaç söz söylemeden geçersek, mesleğimize ve meslektaşımıza büyük ayıp etmiş oluruz. Kozağaçlı ve arkadaşlarının sabah bırakılıp, öğleden sonra tekrar tutuklanmaları; bu hukuk garabetine imza atan mahkeme heyetinin dağıtılarak dosyanın yeni bir heyete tevdi edilmesi, yeni atanan heyetin müdafileri ve sanıkları dışarı atması ve bu şekilde karar açıklaması, her biri başlı başına bir hukuk skandalı olan bu uygulamalara karşı sessizliğimiz, yeni hukuksuzlukların habercisi olarak değerlendiriyorum. Diyarbakır Barosu olarak meslektaşlarımıza adil yargılama ilkelerinden çok uzak bir duruşmalar dizisi sonucunda verilen bu mahkûmiyet kararının, hukuksal değil siyasal saiklere dayandığını belirtiyor, bu hukuksuzluğa karşı Türkiye Barolar Birliği başta olmak üzere bütün baroların meslektaşlarımızın bu durumuna hassasiyet göstermesini bekliyoruz.

Mesleki faaliyetlerimizi ve kurumsal görev ve sorumluluklarımızı yerine getirirken kamu görevlilerinin, vatandaşların ve hatta müvekkillerimizin fiili saldırılarına uğramadığımız gün, artık neredeyse yok. Daha bir hafta önce Aksaray Barosuna kayıtlı meslektaşımız Av. İbrahim Ergin, müvekkilinin silahlı saldırısı sonucu öldürüldü. Siyasi aktörlerin, kanaat önderlerinin, medyanın şiddet ve nefret söylemlerine karşı yargının toleranslı politikası, şiddet kültürünün bir bütün olarak toplumu esir almasına vesile olmaktadır. Ana muhalefet lideri Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik organize saldırı ve linç girişimi, sıradan bir yurttaş tepkisi olarak değerlendirilmiş, saldırganlar serbest bırakılmıştır. Buna karşılık iktidar partisi mensuplarına karşı çoğu zaman ifade özgürlüğü kapsamında kalan söylemler ise yargı eliyle en sert şekilde bastırılmakta ve cezalandırılmaktadır.  İşte yargının bu çifte standartlı ve ikircikli yaklaşımı nedeni ile yurttaşlar kendini güvende hissetmemekte, yargıya olan güven tüm zamanların en alt düzeylerinde seyretmektedir.

Bütün toplumu esir alan bu üretilmiş, teşvik edilen, hoş görülen şiddet kültüründen avukatlar ve barolar da nasibini almaktadır. Nitekim Diyarbakır Barosunun, hukukun üstünlüğü, insan hakları, eşitlik ve özgürlük mücadelesi kapsamındaki faaliyetleri bir yandan yargı tacizi ile baskılanmaya çalışılırken, öte yandan da baromuz tehdit edilmiş ve hedef gösterilmiştir. Baromuzu tehdit eden, açık hedef haline getiren iktidarın bu tehditlerine boyun eğmeyeceğimizi mazlumun, sömürülenin, haksızlığa ve zulme uğrayanın yanında olmaktan bir an olsun vazgeçmeyeceğimizi, yapılan tehditlerin ve açılan davaların bizleri yıldırmayacağını tekrar belirtmek isteriz.

15 temmuz darbe girişiminden sonra darbe girişiminde bulunan kişilere karşı hukuk çerçevesinde gerekli yargısal süreçlerin yürütülmesi ve darbe koşullarının tamamen ortadan kaldırılması ve demokratik sistemin güçlendirilmesi gerekirken; ilan edilen olağanüstü hal ve hemen akabinde çıkarılan KHK’lar ile toplu ihraçlar yaşanmış, bağımsız ve tarafsız yargı anlayışından tamamen vazgeçilmiş, basın yayın kuruluşları, dernekler, vakıflar kapatılmış; belediyelere kayyımlar atanmış, seçilmiş milletvekilleri ve belediye başkanları tutuklanmış, darbe teşebbüsünde bulunanlara karşı mücadelenin ötesine geçmiş, temel hak ve özgürlükler büyük oranda kısıtlanmış, hukuk devleti ilkeleri tamamen rafa kaldırılarak onlarca yıl etkisini hissettirecek şekilde muhalif kesimleri kıyımdan geçirme ve bir bütün olarak yeni bir sitem dizayn etmenin aracı haline dönüştürülmüştür. Darbe girişimi adeta bir fırsata çevrilmiş, darbe ile alakası olmayan çok sayıda muhalif örgütlenmeler ve kişiler tasfiye edilmiş, etkili hak arama yolları ise neredeyse tümüyle kapatılmıştır. Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, ulusal yargı mercileri, son derece tartışmalı ve eski içtihatlarına aykırı kararlar ihdas ederek, bu hukuksuzluğun devamına adeta çanak tutmuşlardır.  Bu da yetmezmiş gibi KHK ile getirilen ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan birçok düzenleme, 7145 sayılı yasalara eklenmiş, OHAL uygulamaları sürekli hale getirilmiştir.

İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri hakkı yoğun bir tehdit altındadır. Hapishaneler, düşüncelerini ifade eden siyasetçi, yazar, gazeteci, sivil toplum aktivistleri, çocuklar ve öğrencilerle dolup taşmıştır. Bu hukuksuzluk halini protesto etmek isteyenlere reva görülen ise tazyikli su, gaz, gözaltı ve tutuklamadır. Hukuksuzluk, başka bir hukuksuzluk ile örtülmeye, gizlenmeye çalışılmaktadır. Buradan sesleniyorum, fikirleri nedeniyle tutuklanan siyasetçi, yazar, gazeteci, sivil toplum aktivistleri ve öğrenciler derhal serbest bırakılmalıdır.

Demokratik, çoğulcu, sistemlerde toplumun farklı katmanlarının birbirine tahammülü ve karşılıklı saygı esastır. Demokrasi, yönetimin şekillenme ve yönetme aracı olan seçme ve seçilme hakkına saygı ve tahammülü gerektirir.

Bu kapsamda 31 Mart seçim sonuçlarının üzerinden 1 ay 4 gün geçmesine rağmen İstanbul’da seçim sonuçları henüz kesin olarak karara bağlanmamıştır. YSK’nın denetiminde ilan edilen seçmen listeleri, sandık kurulu üyeleri vb. birçok konuda muhalefet partileri tarafından yapılan itirazları görmezden gelmiş, seçim bittikten sonra yapılan itirazları ise gereksiz bir şekilde dikkate almıştır. YSK’da tarafsızlık ve bağımsızlığını yitiren kurumlar kervanına katılmıştır.

Keza adaylık başvuru sürecini yöneten ve aday listelerini kesin olarak karara bağlayan YSK, seçim sonuçları açıklandıktan sonra kendini tekzip edercesine KHK ile ihraç edilen 8 belediye başkanına mazbata vermeyip, seçimi ikinci sırada bitiren partinin adayına mazbata vermiştir. YSK, demokratik rejimin temel unsuru olan serbest seçim, seçme ve seçilme hakkına adeta tuzak kurmuştur. Demokratik bir hukuk devletinde bunun kabulü mümkün değildir.

Hak arama özgürlüğünün tanınmadığı, hukuk güvenliğinin kalmadığı, savunma ve adil yargılanma hakkı ihlalinin sistematik bir uygulamaya dönüştüğü bir ortamda avukatların ve baroların etkin bir şekilde yargılama faaliyetine katılmaları mümkün görünmemektedir. Toplumun temel hak ve özgürlüklerinin savunucusu olması gereken çatı örgütümüz TBB’nin, halihazırda yaşadığımız, eldeki verilere göre gelecekte de yaşamaya devam edeceğimiz bu tehlikeli gidişata karşı sessiz kaldığını, hukuk ve adalet  adına gerekli refleksi göstermediğini, üzülerek ifade etmek durumundayım. Basit bir yurttaş tepkisi nedeni ile polisten feci şekilde dayak yiyen, bununla da kalmayıp ev hapsine mahkûm edilen meslektaşımızı bile bu hukuksuzluktan kurtaramayacak bir örgüt haline geldik. Durum vahim. Bu vehametten kurtulmanın yolu; hukuksuzluklara, haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı başta TBB olmak üzere, bütün baroların daha güçlü şekilde haykırması ve dayanışmasından başka yol yoktur.