Andımız ile ilgili Basın Açıklaması...

24.10.2018

Değerli Basın Mensupları ;

Son günlerde kamuoyunun gündemini meşgul eden andımız meselesi toplumun geniş kesimlerini ilgilendirdiğinden Diyarbakır Barosu olarak bu açıklamayı yapmamız elzem hale gelmiştir. Bilindiği üzere; 8 Ekim 2013 tarihli resmi gazete yayınlanan değişiklik ile Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin 12.maddesi (‘’ İlkokullarda öğrenciler, her gün derslere başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde topluca aşağıdaki "Öğrenci Andı" nı söylerler.’’)  yürürlükten kaldırılmıştı.  Ancak bu yönetmelik değişikliğine karşı Türk Eğitim-Sen isimli sendika tarafından Danıştay’da iptal davası açılmıştır. Danıştay 8.Dairesi’nce yapılan yargılama neticesinde 24.04.2018 tarihli kesin olmayan (temyiz yolu açık) ilamı ile Bakanlıkça yapılan değişiklik iptal edilmiş ve düzenleme eski haline geri dönmüştür.

Sayın Basın Mensupları; 

‘’Türküm, doğruyum, çalışkanım (…….) ile başlayan ve Ne Mutlu Türküm Diyene! ” ile biten metin, 1930 yıllarda Dr. Reşit Galip tarafından kaleme alınarak ilk önce kendi kız çocuklarına okutulmuş, akabinde Dr. Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanı olmasıyla birlikte 1933 yılından bu yana birkaç defa değişikliğe uğrayarak, 2013 yılına kadar zorunlu bir şekilde İlköğretimlerin tümünde her eğitim günü başlangıcında okutulması zorunlu hale getirilmişti. 

8 Ekim 2013 tarihli resmi gazetede yayımlanan yönetmelik değişikliği ile çocuklar üzerindeki etkisi düşünülerek bu metin ve buna bağlı olarak her eğitim-öğretim günü tekrarlanan bu zorunluluk yönetmelikten çıkarılmış ve uygulamaya son verilmiştir.

 

Eğitim-öğretimin temel hedefi farklılığa saygı duyan, yenilikçi, hoşgörülü, dünyadaki gelişmelere açık, yaratıcı bir nesil yetiştirmektir. Ancak andımız metni ile büyüyen nesillerin bu ilkelere uygun davranması ve düşünmesini beklemek mümkün değildir, Türkiye halkları olarak geldiğimiz nokta da bunu göstermektedir. 

Ülkemizin 1989 yılında imzalayarak taraf olduğu ve Anayasanın 90.maddesi gereği uymakla mükellef olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 2.maddesinin  1.fıkrasında; “ Taraf Devletler, bu Sözleşmede yazılı olan hakları kendi yetkileri altında bulunan her çocuğa, kendilerinin, ana babalarının veya yasal vasilerinin sahip oldukları, ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler nedeniyle hiçbir ayrım gözetmeksizin tanır ve taahhüt ederler.’’ Denmektedir.

Bu maddedeki bağlayıcı hüküm ve niyet; 6-10 yaş aralığındaki çocuklarımızın milliyetçi ve ırkçı ibareler içeren bir metni her sabah tekrar etmeleri zorunluluğuna tabi tutulmaları ile bağdaşmadığı açıktır. Yönetmelik değişikliğini yapan ve hala yasama ve yürütmede çoğunluğu bulunan yürütme makamı, 2013 yılında yönetmelik değişikliğini şu tespitlerle kamuoyuna  açıklamışlardır; “1930’lu yılların otoriter zihniyetinin değiştirilmesinin hedeflendiği, vesayetçi sistem ve zihniyetle yürütülen mücadele çerçevesinde çocuğun pedagojik gelişimine verdiği zarar gözetilerek değişiklik yapıldığı, 30’larda Hitler ve Stalin gibi toplumu formatlamak için bu uygulamaların yapıldığını, dünyanın hiçbir ülkesinde çocukların içtimaya dizildiği, ırkçı sloganlar okutulan metinler göremezsiniz’’ 

Bu tespitlere aynen katılıyoruz. Irkçılık dönemsel bir toplumsal hastalık değildir. Her zaman toplumsal barışı ve birlikte yaşama kültürünü tehdit eden bir sorundur. Teşhis de, tedavi de 2013’te yapılmıştır. Çocuklarımızın ve dolaysıyla geleceğimizin özgürlük alanını daraltacak bu uygulamadan 2013 yılındaki kararlılık ile vazgeçilmelidir. 

Çocuk hakları ekseninde; taraf olduğumuz uluslar arası sözleşmelerce de hüküm altına alınan çocuğun; düşünce dil, din, ırk, vicdan, eğitim hakkı gibi hiçbir ayrım gözetilmeden her türlü haklarına erişiminin sağlanması devletin olduğu kadar hepimizin de görevi olduğunu unutmadan, çocuğun yüksek yararını gözeterek ayrımcılık yapmama şeklinde büyümesine katkı sunmamızın önemini değerlendirmek zorundayız. Bu ırkçı ve tekçi metin Türkiye halklarına yarar sağlamadığı gibi toplumsal ayrışmayı ve kutuplaşmayı daha da arttıracaktır.  Bu çerçevede, siyasi iktidarın, hukuk sınırları dışına çıkan bu yargı kararına karşı gerekli idari tedbirleri alması için derhal girişimde bulunmaya davet ediyoruz.

 

Son olarak Danıştay’ın vermiş olduğu kararı Anayasaya uygunluk açısından da değerlendirmek isteriz. Anayasanın 125.maddesinde “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.’’ şeklindeki amir hükme rağmen, Danıştay’ın bu yasal sınırı aşarak karar vermesi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bariz bir şekilde ihlal edilmesi anlamına gelmektedir. Son dönemlerde en çok yaptığımız eleştiri, yürütmenin yargıya müdahalesinin, tersi bir durumu olan bu hukuksuzluk halini de tasvip etmiyoruz. Her kurumu ve kişiyi çerçevesi anaysa ile belirlenmiş görev ve yetkilerini aşmamaya davet ediyoruz. 

Son olarak Avukatlık Kanunun 76.maddesinin Barolara yüklediği hukukun üstünlüğü tesis etmek, insan haklarını korumak ve savunmak görev ve sorumluluktan hareketle; Baromuz da yargılamaya taraf olan Milli Eğitim Bakanlığının yanında müdahil olarak yer alacağını, bu karara karşı Danıştay İdari Dava Daireleri Kuruluna temyizen taşıyacağımızı, temyiz sürecinde davanın takipçisi olacağımızı siz basın emekçileri vasıtasıyla ve kamuoyuna duyurmak isteriz.   

Saygılarımızla

 DİYARBAKIR BAROSU

YÖNETİM KURULU ADINA

BARO BAŞKANI

Av. Cihan AYDIN