5 Nisan Avukatlar Gününe İlişkin Basın Açıklamamız

05.04.2020

BASINA ve KAMUOYUNA

5 Nisan 2020

5 Nisan Avukatlar Günün nedeniyle her yıl adliye önünde, basınla paylaştığımız görüşlerimizi, korona virüs salgını nedeniyle bu yıl yazılı olarak kamuoyuyla paylaşmaktayız.

Tahir Elçi Cinayetinin Takipçisi Olmaya Devam Edeceğiz

2020’nin 5 Nisan Avukatlar Gününü, Baro Başkanımız Sayın Tahir ELÇİ’nin faillerinin henüz bulunmamasının burukluğuyla karşılıyoruz. Her ne kadar yakın zamanda bir iddianame hazırlanmış ve mahkemeye sunulmuş ise de, hazırlanan iddianame hukuksal zeminden ve objektif perspektiften yoksun bir iddianamedir. Failleri tespit etmekten ziyade, gizlemeye ve aklamaya yöneliktir.  Bu hukuksuzluklar yetmezmiş gibi davanın nakli konusunda bazı girişimlerin olduğu da dava dosyasına yansımış durumda. Bu dava her nereye taşınırsa taşınsın, “gerçeği arayış” amacıyla yıllardır sürdürdüğümüz mücadeleyi aynı kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kez daha yineliyor, yetkilileri davanın nakli konusundaki girişimlerden vazgeçmeye çağırıyoruz. Bu vesile ile bir cinayet sonucu yitirdiğimiz Başkanımız Tahir Elçi’yi, vakitsiz bir şekilde aramızdan ayrılan meslektaşlarımız Önder Üngür, Hüseyin Seyitoğlu, Bayram İncekara, Muhterem Süren, Emrullah Engin Akyürekli, Armanç Arkaş ve Müzeyyen Boylu’yu bir kez daha saygıyla ve özlemle anıyoruz.      

Avukatlara Yönelik Tehditler ve Saldırılar Devam Ediyor

Meslektaşlarımız, mesleki faaliyetlerini yürüttüğü sırada adliyede içerisinde, cezaevi girişlerinde, kolluk birimlerinde, duruşma salonlarında saldırı ve engellemelerle karşılaşmaktadır. Yetkili mercilerin toleranslı yaklaşımları nedeniyle maalesef son bir yılda bu saldırı ve engellemeler artarak devam etmiştir. Diyarbakır Barosu olarak bu tür saldırılar karşısında meslektaşlarımız ile dayanışma içinde olmaya devam edeceğiz. 

Meslektaşlarımız adliye içerisinde mesleki faaliyetlerinin bir parçası olarak hakim ve savcılara ulaşamamakta, bu talepleri sistematik bir şekilde geri çevrilmektedir. Savunma mesleğine karşı bu kem bakışı kabul etmiyoruz.

Meslektaşlarımız takip ettikleri davalar ve müvekkilleri ile özdeşleştirilmekte; bundan dolayı itham edilmekte, soruşturulmakta, kovuşturulmakta; hatta hapsedilmekte ve hüküm giymektedirler. Elbette ki avukatların ceza bağışıklığı yoktur, ama avukatlara mesleklerini nasıl yapacaklarını söylemek, onlara bir tarz dayatmak, bağımsız bir meslek olan avukatlık ile bağdaşmaz ve kabul edilemez. İşte tam da bu nedenle, geçtiğimiz günlerde sadece soyut gizli tanık beyanına dayanarak 10 meslektaşımız gözaltına alınmış sonuç olarak bir meslektaşımız tutuklanmıştır. Yine ÇHD üyesi meslektaşlarımızın hapsedilmesini ve hukuka aykırı bir yargılama neticesinde cezalandırılmalarını asla kabul etmiyoruz. Tutuklu meslektaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz.   

Avukatlar İş ve Faaliyet Alanlarının Daraltılması Nedeniyle Gittikçe Yoksullaşıyor

Kontrolsüz bir şekilde açılan hukuk fakülteleri, avukatların iş ve faaliyet alanlarının her geçen gün daraltılması, memleketin sosyo-ekonomik durumu avukatları yoksulluk ile karşı karşıya getirmiştir. Her yıl hukuk fakültelerinden mezun olan binlerce meslektaşımız, ücretsiz ve güvencesiz bir yıllık stajdan sonra mesleğe başlamakta, büro kirası, SGK primleri ve diğer cari giderlerini ödemekte bile güçlük çekmektedir. CMK’daki zorunlu müdafilik hizmeti kapsamında yurttaşlara 24 saat kesintisiz hizmet karşılığında ödenen düşük ücretler, meslektaşlarımızın cari giderlerini bile karşılamamaktadır. Hakkın, hukukun, adaletin  ve insan haklarının savunucusu avukatları yoksullukla karşı karşıya getiren bu uygulamalara derhal son verilmelidir. Hukuk fakültelerine sınırlama getirilmeli, kontenjanlar düşürülmeli, mesleğimizin iş ve faaliyet alanlarını sınırlayan uygulamalardan vazgeçilmelidir.  CMK ödemeleri mesleğin vakarına yakışır ve verilen emeğe uygun bir miktarda arttırılmalıdır. Vekaletname düzenleme yetkisi ve bir dizi basit sözleşmeleri düzenleme konusunda avukatlara yetki verilmelidir. 

Yakın zamanda bazı dava çeşitlerinde avukatlık hizmeti için ödenen KDV oranının yüzde sekize düşürülmesi önemli bir gelişme olmakla birlikte eksiktir. Bu oran belirli dava çeşitleri için değil bütün avukatlık hizmetleri için de uygulanmalıdır. Böylesi  bir iyileştirme avukatların geçim sıkıntısını kısmen de olsa hafifletecektir.  

Diyarbakır’a Yapılması Planlanan Adliye Binasının Yapımına Bir An Önce Başlanmalıdır

Diyarbakır’da şu anda adliye hizmetleri 6 ayrı yerde yürütülmektedir. Birbirine uzak mesafeler ile konumlanmış olan bu merkezlerde yürütülmeye çalışılan adliye hizmeti, mesleki faaliyetlerimizi sürdürme konusunda önemli güçlükler yaratmakta ve zaman kayıplarına yol açmaktadır. Başta Sayın Adalet Bakanı olmak üzere yetkilileri bu konuda eyleme davet ediyoruz. Diyarbakır’da bir an önce yeni ve modern bir adliye binası inşa edilmelidir.

Hasar Danışmanlık Şirketleri Yasadışı Çalışarak Yurttaşları Zarara Uğratmaktadır

Burada bahsedilmesi gereken bir diğer sorun ise hasar danışmanlık şirketlerinin zaman zaman yurttaşları dolandırmaya varan uygulamaları ve meslek tekelimize karşı yüklendikleri avukatlık hizmetleri sonucunda yarattıkları mağduriyetlerdir. Özellikle trafik kazalarında devreye giren bu yasadışı organizasyonlar, çoğu zaman yurttaşlarımızın ve meslektaşlarımızın mağduriyetlerine yol açmaktadır. Buradan yurttaşlarımıza sesleniyoruz; bu dava ve işlemleri takip etmek avukatlara özgü bir iştir, bu tür aracı ve dolandırıcı kurumlara güvenmeyin. Diğer hukuki meselelerinizde olduğu gibi böyle bir durumda da mutlaka avukatınıza danışın ve bu süreci avukatınız ile birlikte yürütün.       

Virüs Salgını Nedeniyle Sosyal Devlet İlkesine İşlerlik Kazandırılmalıdır

 

Dünyanın mücadele ettiği virüs salgını ülkemizi de etkisi altına almış ve giderek artan bir şekilde yaşamı tüm yönleriyle etkilemektedir. Devlet bu salgın nedeniyle yoksulların, işsizlerin,  işe gidemeyenlerin, emeklilerin ve diğer tüm ihtiyaç sahiplerinin insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamaları için maddi destek de dahil olmak üzere gerekli katkıyı yapmalıdır. Salgın nedeniyle çalışamayan işçilerin işten atılmaması konusunda gerekli yasal düzenlemeleri yapmalı ve tedbirleri de almalıdır.  İhtiyaç duyan avukatlara da uygun koşullarda kredi sağlanması konusunda adımlar atılmalıdır.

 

Türkiye Yargısı Mevcut Yapısı ve Uygulamaları Nedeniyle

Tarihinin En Büyük Güven ve İtibar Kaybını Yaşamaktadır

 

Türkiye erkler ayrılığı ilkesini tümüyle bir kenara bırakmış, yargı, adeta iktidarın sopası haline gelmiştir.  Yürütmenin temsilcileri açık seçik bir şekilde yargıya talimat vermekte, hasbelkader bu talimatlara uymayan mahkemeler dağıtılmakta, hakim ve savcılar görevden alınmakta yada görev yeri değiştirilmektedir. Hukuk fakültelerinden yeni mezun olan ve son derece şaibeli bir şekilde mesleğe kabul edilen, hiçbir mesleki birikim ve deneyime sahip olmayan hakim-savcılar, ağır ceza mahkemelerine üye yada savcı olarak atanmaktadır. Mahkemeler ve yargıçlar, yasa-suç-ceza bağlamından bağımsız bir şekilde suç ve ceza tanımları yapmakta;  gözaltına alma, tutuklama ve cezalandırma konusunda da, yasadan ve uluslararası standartlardan ziyade, devletin politikalarıyla senkronize şekilde karar vermektedir. Nitekim AİHM’in Selahattin Demirtaş ve  Osman Kavala’nın tutuklulukları konusunda açıkça ihlal kararı vermesine rağmen hala hapishanede tutulmaları bu senkronizasyonun sonucudur.  AİHM kararı yerine getirilmeli, Demirtaş ve Kavala derhal serbest bırakılmalıdır. Devlet-yargı ikilisinin yarattığı bu derin kriz nedeniyle hapishaneler “yargı mağdurlarıyla” dolup taşmaktadır. Yürütme, yargı üzerinden elini çekmeli; yargı da zaman zaman gönüllü, zaman zaman da yürütmenin baskısından dolayı zoraki itaat kültürünü derhal terk etmelidir.          

 

TBMM’nin Gündeminde Olan İnfaz Düzenlemesi Eşitlikçi Bir Yaklaşımla Ele Alınmalıdır

Devlet-yargı ikilisinin ulusal ve uluslar arası hukuk ilkelerine aykırı yaklaşımları nedeniyle hapishaneler, 300.000’i aşkın tutuklu ve hükümlü sayısıyla artık yönetilemez hale gelmiştir. Bu krizi aşmanın yolu, yargı tarafsızlığı ve bağımsızlığını sağlamak ve hiç kuşkusuz uluslar arası hukuk standartlarına uygun kararlar vermekle mümkündür. Ancak cezaevlerinde bulunan mahpus sayısı, kötü cezaevi uygulamaları nedeniyle cezaevleri bir sosyal patlamanın eşiğine gelmiştir. Bu krizi kısa vadede aşmak amacıyla TBMM’nin gündeminde şu anda bazı suç kategorilerine ilişkin olarak bir infaz düzenlemesi bulunmaktadır. Bu düzenlemenin, yargı sisteminin yarattığı en önemli mağdur kesimi olan politik mahpusları kapsam dışı bırakması eşitlik, adalet ve gelecek adına kaygı vericidir. Virüs salgınının en büyük risk grubu, sağlıklı beslenme ve hijyen imkanının olmadığı, doktorlara erişimin son derece kısıtlı olduğu, kalabalık nedeniyle izolasyonun sağlanamadığı hapishanelerdir. Bu nedenlerle mevcut düzenleme tüm mahpusları kapsayacak şekilde genişletilmelidir.      

Sürekli OHAL Uygulamaları Hız Kesmeden Devam Ediyor

Darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL süreci, hem yasal düzenlemeler anlamında, hem de zihinsel olarak devam etmektedir. O dönemde çıkarılan ve temel hak ve özgürlüklerde ciddi kısıtlama ve engellemelere yol açan KHK düzenlemeleri, 7145 sayılı “sürekli OHAL yasası” olarak adlandırılan yasa ile sürekli hale getirildi. Bunun sonucu olarak ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü neredeyse kullanılamaz hale gelmiş durumda. Valiler her defasında 15 gün olmak üzere il genelinde yılları bulan toplantı ve gösteri yasakları ilan etmiş, sokaklar muhalif yurttaşlara ve örgütlere yasaklanmıştır. Emniyet Müdürlüklerinin Siber Suçlarla Mücadele Şubesi,  “ifade özgürlüğüne karşı mücadele birimleri” gibi çalışmaktadır. Bu birimler, sosyal medya kullanıcıları için adeta bir sürek avı başlatmıştır. Bu kapsamda devletin ekonomik, sosyal, siyasal, sağlık vs. politikalarını eleştiren, bu tür paylaşımlar yapan herkes gözaltına alınmakta ve soruşturulmaktadır. Düşünceden korkmak, yasaklamak ve kısıtlamak totaliter ve otoriter rejimlerin uygulamalarıdır. İfade özgürlüğüne ve toplanma hakkına yönelik bu kısıtlayıcı, hatta hakkı tümüyle ortadan kaldıran bu yasakçı uygulamaya son verilmelidir.

Kürt Meselesindeki Güvenlikçi Paradigma İflas Etmiştir

Kürt Meselesindeki güvenlikçi paradigma iflas ettiği gibi devleti de iflas ettirmiştir. Devleti ekonomik olarak çöküşün eşiğine getiren, toplumsal kutuplaştırmayı arttıran, ırkçılığı yükselten, dış politikada itibar kaybına yol açan uygulamalardan vazgeçilmelidir.

Rutin bir idari pratik haline gelen kayyum uygulaması, demokrasiye karşı bir suikasttır.  Ismarlama soruşturma ve kovuşturmalarla, belediye başkanlarının görevlerinden alınarak hapsedilmesi, yerine vali veya kaymakamların atanması hukuk güvenliği hakkını, seçime ve demokrasiye olan inancı ortadan kaldırmaktadır.   Bu vesile ile tutuklu belediye başkanlarının derhal serbest bırakılmasını ve görevlerine iadelerini talebimizi bir kez daha yineliyoruz. Kürt Meselesinde çözüm, halkların bir arada eşit ve özgür yaşamını sağlayacak mekanizmaları yaratmak ve öncelemek ve barışa bir kez daha şans tanımak ve alan açmaktır.  

Diyarbakır Barosu, meslektaşlarımızın  dayanışma ve desteğiyle, mesleğimizin ve meslektaşlarımızın yanı sıra yurttaşlarımızın hakkının ve hukukunu koruma konusunda mücadele etmeye devam edecektir.  Tüm meslektaşlarımızın avukatlar günün kutlar, sağlıklı ve başarılı bir yaşam dileriz.

Saygılarımızla

Diyarbakır Barosu