Yargı Bağımsızlığı Ve Tarafsızlığı Konusunda Öngörülen Hedef Ve Amaçlar Mevcut Yargı Düzeni İçerisinde Hiçbir Anlam İfade Etmemektedir.

31.05.2019

Yargı Reformu Stratejisi,  AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu güne kadar 17 yıllık bir başarı öyküsü ile başlamaktadır. Çok nadir konularda,  üstünkörü bir özeleştiri göze çarpmaktadır. İşkence, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi memleketin en temel ve can yakan sorunlarında bile geçmişe ve halihazırdaki duruma bir övgü olması, “eğer durum bu kadar güllük gülistanlık ise bu reforma neden ihtiyaç var” sorusunu kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir.

 

BASINA ve KAMUOYUNA

31.05.2019, Diyarbakır

30 Mayıs 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan 2019 Yargı Reformu Stratejisi Belgesine ilişkin olarak kamuoyuna “şimdilik” bu açıklamayı yapmaktayız.

Yargı Reformu Stratejisi Belgesinden Baro olarak yegane bilgimiz TBB Başkanlar toplantısında, TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun bilgilendirmesinden ibarettir. Bu bilgilendirmenin de ağırlıklı olarak yeşil pasaport, KDV indirimi ve avukatlık sınavı gibi başlıklardan ibaret olduğunu belirtmek isteriz. Dolaysıyla söylendiği gibi Belge Baroların ve ilgililerin katılımı ile hazırlanmamıştır. En azından baromuzun ve ilişkili olduğumuz diğer baroların da Belge içeriğinden haberdar olmadığımızı, içeriğini de 30 Mayıs 2019’da yapılan sunum ile öğrendiğimizi belirtmek isteriz.

Yargı Reformu Stratejisi,  AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu güne kadar 17 yıllık bir başarı öyküsü ile başlamaktadır. Çok nadir konularda,  üstünkörü bir özeleştiri göze çarpmaktadır. İşkence, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü gibi memleketin en temel ve can yakan sorunlarında bile geçmişe ve halihazırdaki duruma bir övgü olması, “eğer durum bu kadar güllük gülistanlık ise bu reforma neden ihtiyaç var” sorusunu kaçınılmaz olarak gündeme getirmektedir. Bu konularda iyiyiz ama daha iyi olmaya gayret ediyoruz gibi bir sonuç ortaya çıkıyor ki mevcut durum karşısında buna inanmak mümkün değildir.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda öngörülen hedef ve amaçlar mevcut yargı düzeni içerisinde hiçbir anlam ifade etmemektedir. Yürütmenin hoşuna gitmeyen kararlar veren mahkemelerin dağıtıldığı, hakim ve savcıların her an terör örgütü üyesi olmakla itham edilip görevden ihraç edilme tehdidi ile karşı karşıya olduğu, AYM ve AİHM kararlarının mahkemelerce uygulanmadığı, yüksek mahkeme üyelerinin tamamının hükümet tarafından (hatta bir kişi tarafından) atandığı,   mahkemelerin ve hakimlerin yürütmenin telkin ve talimatları doğrultusunda karar ihdas ettiği sayısız örnek karşısında; belgede öngörülen birkaç yasal düzenleme ile “tarafsızlık ve bağımsızlığın” sağlanabileceğini düşünmek saflık olur. Türkiye’de klasik bir yargının olup olmadığı bile artık tartışmalıyken, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesini konuşmak son derece lüks ve gereksizdir. Dolaysıyla bu paragraftan sonraki öneri, eleştiri ve takdirler öncelikle “bağımsız ve tarafsız” bir yargı ile mümkün olabilecek mazide hoş sedalar şeklinde de değerlendirilebilinir.

Belgede Avrupa Hukukuna ve AB üyelik ülküsüne bağlılığa vurgu yapılmıştır. Bu vurgu; Türkiye’nin AB’ye katılmasının Birliğin güvenliğine katkı sunacağı, Türkiye’nin de küresel bir güç haline geleceği şeklinde tasvir edilmiştir.

Toplumsal çatışma alanlarını azaltarak suç işlenmesini önlemek ve yargı kalitesini geliştirmek yerine arabuluculuk ve benzeri “mahkeme dışı”, avukatların iş alanlarını önemli ölçüde daraltan çözüm yolları önerilmektedir. Bununla bağlantılı olarak iş uyuşmazlıkları ve ticari uyuşmazlıklardaki arabuluculuk dava şartı uygulamasına övgüler dizilmiştir.

Adil yargılama hakkı ile ilgili üstünkörü bir özeleştiri göze çarpmakla birlikte, ilkenin yeterince gözetilememesini “iş yükü fazlalığı” ile açıklanmaya çalışılmış, suç üreten; siyasal, sosyal, ekonomik ve psikolojik faktörlere hiç değinilmemiştir.

Hukukun üstünlüğü, bağımsız ve tarafsız yargı ile ekonomik gelişme arasında bir bağ kurulması önemlidir. Demokrasi olmadan refah olmaz, sözüne vurgu yapılmış, bununla paralel olarak güvenlik-özgürlük denklemi de dile getirilmiştir. Terörle mücadele konusunda herhangi bir zafiyet gösterilemeyeceği ve aynı şekilde yola devam edileceği belirtilmiştir. Yargının önemli yapısal sorunlarının zaten bu bakış açısının sakatlığından kaynaklandığını burada bir kez daha vurgulamakta yarar görmekteyiz. Yani özgürlük-güvenlik denkleminde kantarın topuzunun güvenlikten yana bayağı ağır bastığı görülmektedir. Başta terörle mücadele mevzuatı olmak üzere ifade özgürlüğünü etkileyen mevzuatta bazı düzenlemeler yapılacağı çok ürkekçe cümle arasına sıkıştırılmıştır. 

 

Lekelenmeme hakkı da değerlendirilmiş, “vatandaşların mesnet­siz ihbar ve şikâyetler nedeniyle soruşturmaya maruz bırakılma­ması ve böylelikle lekelenmeme hakkının korunması için ihbar ve şikâyetin soyut, genel nitelikte olması durumunda soruşturma yapılmamasını sağlayan bir dü­zenleme hayata geçirilmiştir” şeklinde güncel uygulama ile taban tabana zıt bir tespite yer verilmiştir. Günümüzde BİMER ve CİMER’e yapılan şikayetler üzerine haysiyet cellatlığının yapıldığı çok sayıda örnek vermek mümkündür.

 

Adli hizmet sunan personel (hakim,savcı, katip, infaz koruma memuru vs) artışından övgüyle bahsedilmektedir. Ancak yeni alınan personelin kalitesi ve mesleğe kabul şekli konusunda bir özeleştiri yoktur. Israrla ve övünerek nicel artışa vurgu yapılmaktadır. Nitelik konusunda da bazı eğitim faaliyetlerinden söz edilmektedir. Tamamen subjektif kriterler ile bir kısmı sınavsız olarak hakimlik ve savcılık mesleğine kabul edilen personelin, eğitiminin ve mesleğe kazandırılmasının oldukça uzun süreceği unutulmamalıdır.    

 

Belge’nin uygulanma durumunun izlenmesi için Ada­let Bakanlığı tarafından yıllık izleme raporları hazırlanacağı ve Belge’nin yayımlanmasından itibaren en geç üç ay içinde “Yargı Re­formu Stratejisi İzleme ve Değerlendir­me Kurulu” oluşturulacağı belirtilmiştir. Her iki mekanizmanın içinde başta barolar olmak üzere, insan hakları örgütleri de yer almalıdır.

 

Belge’de ele alınan konuların iki temel yönü bulunduğu, bunların mevzuat altyapısı ve uygulamaya ilişkin olduğu vurgulanmıştır. Mevzuat altyapısının güçlendirileceği,  uygulamada ise insan hakları duyarlılığının artırılmasına ilişkin çalışmaların yapılacağı, bu çalışmaların  özellikle ifade ve basın özgürlüğü, internet üzerinden erişim engelleme usulleri, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ve tutuklama tedbirine ölçülü başvurulmasına yö­nelik olacağına vurgu yapılmıştır. Gerçekleşmesi halinde belgenin pozitif yanları olarak göze çarpmaktadır.

 

Yürütme, Belgede, 16 yıl boyunca insan hakları konusunda hem mevzuat alanında önemli gelişmeler kaydettiğine, yanı sıra  bu alanda kurulan mekanizmalara vurgu yapmıştır.  Ancak gerek mevzuat değişikliği ile gerekse de yeni kurulan mekanizmaların işlerliği ve işlevselliğine herhangi bir vurgu yapılmamıştır. Burada söz geldiği için belirtmekte yarar var, Türkiye yargısının yapısal sorunları sadece mevzuat ya da mekanizmaların yokluğundan değil, önemli ölçüde uygulamadan, yani “insan hatasından” kaynaklandığına bir kez daha vurgu yapmakta yarar görmekteyiz. Bu kapsamda yargı mensuplarının insan haklarına ilişkin duyarlı­lık ve farkındalığının artırılması için eğitim ve farkındalık çalışması planlanması, gerçekleşmesi ve hedefe ulaşması durumunda belgenin dikkate değer yönlerinden biridir. 

Belgede ifade özgürlüğü son derece ürkekçe ele alınmıştır. Bu konuda haber verme sınırları içeri­sinde yer alan, eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağına ilişkin dü­zenlemelerin ceza mevzuatının bütününün değerlendirilmesi suretiyle etkin biçimde uygulanmasına yönelik olacağı belirtilmiştir.  Ancak uygulamada en çok can yakan ve pervasızca uygulanan TCK 301.maddede düzenlenen “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama”; TCK 216.maddede düzenlenen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama”; TCK 299.maddede düzenlenen “cumhurbaşkanına hakaret” düzenlemelerinde herhangi bir değişiklik yapılacağına vurgu yapılmaması Belgenin ifade özgürlüğü konusunda en zayıf yanlarıdır. Umudumuz bu çerçeve belgenin içeriğinin, daha sonra yasal düzenlemeler ile doldurulmasıdır. Keza bölge adliye mahkemelerince istinaf incelemesi sonucunda verilen kararların kesinlik sınırının, ifade özgürlüğünü ilgilendiren maddeler açısından yeni­den belirleneceği yönündeki düzenleme son derece isabetli olacaktır.

Hakim-savcılar ve diğer adliye personelinin ifade ve basın özgürlüğü başta olmak üzere insan hakları konusunda eğitim çalışmalarına alınmaları; özellikle hakimlerin tutuklamaya ilişkin olmak üzere kararların gerekçelendirilmesi hususunda eğitim çalışmalarına dahil edilmeleri oldukça isabetli tespitlerdir. Son derece tartışmalı yollar ve politik kriterler ile mesleğe kabul edilen ve hiçbir deneyimi olmadan ağır ceza mahkemelerine atanan hakim ve savcıların mesleki donanımlarının son derece zayıf olduğu, yürütme başta olmak üzere güç ve baskı odaklarına karşı son derece güçsüz/dirençsiz oldukları, uygulamada sıkça rastladığımız sorunlardır. Bu dezavantajların bir kısmının eğitim ile giderilemeyeceği de açık olmasına rağmen eğitimin şart olduğunu bir kez daha vurgulamakta yarar görmekteyiz.

 

Belgede Hâkim ve savcılık mesleklerine girişteki mülakat sınavının geniş temsile dayalı bir heyet tarafından yapılması sağlanması öngörülmektedir. Bu önerme önemli olmakla birlikte, bu temsiliyetin  nasıl sağlanacağı daha da önemlidir. Ayrıca bu geniş heyet tarafından yapılması öngörülen mülakat sınavının, Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra mesleğe alınan hakim ve savcıları da mutlak suretle kapsaması gerekmektedir.

Hâkim ve cumhuriyet savcıların vermiş oldukları kararların AYM ve AİHM kararlarına uygunluğunun meslekte yükselme süreçleri ve denetimlerinde gözetilmesi önemli olmakla birlikte eksiktir.  Özellikle işkence, gayriinsanî veya haysiyet kırıcı muamele iddiaları nedeni ile AİHM nezdinde Türkiye’nin tazminat ödemeye mahkûm olması hâllerinde sorumlu devlet görevlilerine rücu imkânı sağlayan 2002’deki düzenleme de geri getirilmelidir. Bu uygulama işkence ile mücadelede önemli bir mücadele enstrümanıdır.

Azami tutukluluk süresine ilişkin hükümlerin, soruşturma ve kovuşturma aşamaları için ayrı ayrı düzenlenmesi öngörülmüş ise de bu önerme son derece karmaşık bulunmuştur. AİHM’in de kararlarında sıkça belirttiği üzere bu konuda bir standart belirlemek mümkün değildir. Makul süre kavramı her davanın kendi özgün koşullarına göre değişmektedir. En adil ve kesin çözüm yargıçların insan hakları hukuku konusunda duyarlılığı ve eğitimidir. Bu niteliklere haiz yeterli hakim bulunmadığına göre tutukluluk süreleri için yasada bir sınır belirlemek elbette hiç olmamasından iyidir. Ancak bu sürelerin uzun ve esnek tutulması, sürekli değişmesi yargı kalitesini düşürmekte bu konuda hak ihlallerine neden olmaktadır. Uygulamada bu sürenin kısa tutulmasının hakimleri daha seri karar vermeye teşvik ettiği de görüldüğüne göre tutuklama süresinin kısa tutulmalıdır.

Makul sürede yargılanma hakkının ihlali konusundaki başvuruları incelemek ve tazmin etmek üzere etkili bir mekanizma oluşturulması öngörülmüştür. Hedef, yargılamayı seri yapmak olmalı ancak seri yargılama çeşitli nedenlerle gerçekleştirilemiyorsa elbette makul tazmin olanakları ve mekanizmaları yararlı görülmektedir.

İnsan hakları alanında faaliyet gösteren uluslararası koruma mekanizmalarının gözlem ve raporlarının dikkate alınacağı ve insan hakları alanında ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleriyle iş birliği yolları geliştirileceği de öngörülmüştür. Türkiye’deki bazı STK ve kişilerin Uluslar arası bazı insan hakları örgütleri ile ilişkileri iddianamelere konu olduğu düşünüldüğünde, bu önermenin son derece radikal ve devrimci bir karaktere sahip olduğu değerlendirilmiştir. Aynı esnekliğin ülkedeki diğer STK’lara da sağlanması insan hakları kültürünün yaygınlaşmasında son derece yararlı olacağını düşünmekteyiz.  

Hukuk fakültesi mezunlarının hâkim ve savcı yardımcısı, avukat ve noter olabilmeleri için “Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı”na tâbi tutulmaları öngörülmüştür. Hakim ve savcılık için ayrı bir sınav gibi ikili bir sistem gereksizdir. Bu sınav Hakim-savcılığa geçiş sınavını da kapsamalıdır. Ayrıca hakim ve savcı yardımcısı kadrosu ve işlevi tam olarak bilinmediğinden şimdilik bir değerlendirme yapılması uygun görülmemektedir.

Kontrolsüz açılan hukuk fakülteleri, yüksek kontenjanlar ve eğitmen kadrosundaki yetersizlikler nedeniyle mesleğin sorunları gün geçtikçe artmaktadır. Bu konuda Belgede kesin ve meseleyi çözen önermeler yerine, sorunu kökten çözmekten uzak  palyatif öneriler getirilmiştir. Barolar için en büyük hayal kırıklıklarından birinin de bu olduğunu belirtmek isteriz.

Belgede adliye hizmetlerinin sunulduğu kapalı alanların hızla genişletildiğinden övgü ile bahsedilmektedir. Ancak bu hizmet alanlarının yapısal sorunları pas geçilmiştir.  Örneğin Diyarbakır’da  halihazırda beş (5) ayrı binada adli hizmet verilmekte, istinaf mahkemesinin de hizmete girmesiyle birlikte bu sayı altı (6) olacaktır. Gün içinde farklı mahkemelerde (ceza, icra, hukuk ve idare) duruşması olan bir avukatın müvekkiline etkin bir hukuksal hizmet vermesi beklenemez. Dolaysıyla adliye binalarının bir an önce şehirlerin nüfusuna göre bir veya birkaç yerde yeniden kompleks olarak inşa edilmelidir. Cezaevi kompleksleri içindeki duruşma solanları da derhal kapatılmalıdır. 

Hukuki güvenliğin artırılması için bazı iş ve işlemlerin avukat aracılığıyla yapılması öngörülmüştür. Bir yandan arabuluculuk ve uzlaşma gibi faaliyet alanı sürekli genişletilirken, öte yandan yeni faaliyet alanları yaratma konusundaki girişimleri samimi bulmamaktayız.

Avukatların artık açlık sınırında olduğu bir ülkede stajyerlerin ücretli ve sigortalı bir şekilde staj yapacaklarını önermek gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Çerçevesi belli olmasa da Avukatların hususi damgalı pasaport verilmesi gecikmiş bir taltif olarak değerlendirilmiştir.

Adli yardım hizmeti için avukatlara ödenen ücretlerin artırılması ve  adli yardım hizmeti nedeniyle tahakkuk ettirilen vergilere ilişkin yeni bir düzenlemeler avukatlık hizmetinin etkin bir şekilde yürütülmesi için yaralı olacaktır.

Yabancılara yönelik hazırlanan şüpheli, sanık ve mağdur hakları formunun yaygın dillerde (İngilizce, Arapça, Almanca, Fransızca, Rusça gibi) ilgililere verilmesi önemli bir gelişmedir. Bu ülkenin yurttaşları olan Kürtlere de, talepleri halinde bu formun Kürtçe örneğinin verilmesi de sağlanmalıdır.

Cezasızlıkla mücadele konusunda herhangi bir vurgu yapılmamıştır. Cezasızlık algısı, ceza infaz sistemi ve mevzuattaki yaptırımlardan ziyade belli suç tiplerinde (özellikle kamu görevlilerinin suçlandığı) kolluk, savcılık ve mahkemelerin toleranslı yaklaşımı sonucu şüpheli ya da sanıkların ceza bağışıklığından yararlanmasıdır. İşkence, cezasızlık ile ödüllendirilen tipik bir suç tipidir. Dolaysıyla cezasızlık kısmen yasal düzenlemelerdeki eksikliklerden kaynaklanmakla birlikte daha çok uygulayıcıların toleranslı ve çifte standartlı yaklaşımlarından kaynaklanmaktadır.     

Kapalı devre sisteme sahip olan sulh ceza mahkemelerinin sistem içerisinde tutulması kritik öneme sahiptir. Nitekim gerek Avrupa Komisyonu, gerekse de Venedik Komisyonu bu mahkeme sisteminin ikincil bir denetime izin vermediği ve yanı sıra bir dizi sakıncalar barındırdığı için kaldırılması yönünde görüş bildirmesine rağmen halen bu sistemin korunması Avrupa Hukukuna uyum konusunda önemli bir test konusudur. Bu mahkemeler derhal kapatılmalı, ikincil bir yargısal denetimine açık mekanizma kurulmalıdır.

Hasta tutuklu ve hükümlülere vurgu yapılması önemli olmakla birlikte, bu konudaki mağduriyetleri giderici önlemler konusunda bir tespite yer verilmemiş olması eksikliktir. Nitekim son yıllarda onlarca tutuklu veya hükümlü hastalık ve eksik tedavi nedeniyle yaşamını yitirmiştir. Dolaysıyla bu meseleye ilişkin mekanizmanın daha sadeleştirilmesi ve hızlandırılması elzemdir.

Hükümlü ve tutukluların nakil işlemlerinde ailevi nedenler gibi hassasiyetlerin gözetilmesi temel mahpus hakları açısından son derece önemlidir. Nitekim ailelerinden binlerce kilometre ötedeki cezaevlerine nakledilen mahpuslar bulunmaktadır ve bu mahpuslar aile bireyleriyle hak ettikleri haftalık ya da aylık görüşmeleri bile yapamamaktadırlar.

Sonuç olarak; belgeyi ilk incelememizde yukarıda belirtilen hususlar dikkatimiz çekmiştir. Hiç kuşkusuz bu bir çerçeve metindir. İçeriği önemli ölçüde TBMM tarafından çıkarılacak yasalar ile belirlenecektir. Dolaysıyla bu metinde eleştirilen, olumlu bulunan veya önerilen hususlara dair bütün haklarımızı saklı tutuyoruz.

Bu Belge 2015 yılındaki Belge ile birlikte okunduğunda çok büyük oranda ortak strateji, amaç, hedef ve faaliyetlere sahip olduğu görülecektir. İki belge arasındaki bu benzerlik geçmiş dört yıl boyunca mesafe almadığımızı göstermekte ve bizi ki konuda ümitsizliğe sevk etmektedir. İlki 4 yıl boyunca yerimizde saydığımızı, ikinci olarak da 4 yıl daha yerimizde sayacağımızı düşündürmektedir. Muhtemel tek teselli ise 2015 yargı reformunun darbe girişimi nedeniyle kesintiye uğrama ihtimali olduğu yönündeki iyimser bakış açısıdır.

Ayrıca şu anki Türkiye yargısının temel sorununun yasal düzenleme eksikliğinden ziyade, uygulamadan kaynaklı olduğunu bir kez daha hatırda tutarak; uygulayıcıların yanlış karar vermelerini en aza indirgeyecek seçenekler üzerinde kafa yormak gerektiğini de bir kez da vurgulamak isteriz.        

Kamuoyuna duyurulur. Saygılarımızla

 

Diyarbakır Barosu Yönetim Kurulu