16.05.2015

TBB 33. Genel Kurulunda Baro Başkanımız Av. Tahir ELÇİ’nin irticalen yaptığı konuşmanın çözümü aşağıdadır.

Sayın Divan Başkanı ve üyeleri,

Türkiye Barolar Birliği Başkanı ve değerli yönetim kurulu üyeleri,

Değerli Baro Başkanı arkadaşlarım ve çok saygı değer meslektaşlarım hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.

Çok güzel bir bahar günü cennet gibi bir şehrimizde, Van denizi kıyısında sizlerle, Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen seçkin meslektaşlarımla bir araya gelmekten çok büyük bir mutluluk duyduğumu ifade etmek isterim.

Birlik Başkanımız da ifade etmişti, Van Denizi çünkü Kürtler  Van Gölüne Van Denizi diyorlar Béhra Vané diyorlar böyle bir ayrıcalıklı bir yerde toplantımızı yapıyoruz.

Şüphesiz meslek örgütümüzün bir mesleki toplantısını yapıyoruz, bu iki günlük toplantımızda Barolarımızın ve Barolar Birliğinin temel görevleri olan meslektaşlarımızın yaşamını kolaylaştırmak, mesleki faaliyetlerini daha iyi koşullarda sürdürmenin imkânlarını yaratmak ve elbette mesleğe avukat adaylarını daha iyi mesleğe hazırlamak ve meslek içi eğitimi etkili kılarak etkili avukatlar yetiştirmek gibi temel görevlerimizi yerine getirirken şüphesiz ki kaynaklarımızı en akılcı biçimde, en rasyonel biçimde kullanma sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Bu iki günlük toplantı zaten bunun için yapılıyor. Eleştiriler, şüphesiz değerlendirmeler bu iki gün içinde yapılacaktır, ama kabul etmek gerekir ki biz sadece bir meslek örgütü değiliz, herhangi bir mesleğin mensubu değiliz. Tarih boyunca baskılara haksızlıklara adaletsizliklere boyun eğmemiş her zaman mağdurun, mazlumun yanında yer almış, güç odaklarına iktidarlara her zaman karşı dik durmuş bir mesleğin mensuplarıyız.

Böyle bir dönemde, tam da Türkiye’de gerçekten baş döndürücü gelişmelerin yaşandığı bir dönemde, bir yandan Türkiye’nin etrafının bir ateş çemberine dönüştüğü, Suriye’de yaşananları Irak’ta yaşananları örneğin Şengal’de Kürt Ezidi halkının yaşadıklarını, Rojava’da  Kürtlere yapılan ve Alevilere yapılan ve diğer İnanç mensuplarına yapılanları hep birlikte görüyoruz ve bunların bizim toplumumuza ve ülkemize yansımalarını hep birlikte izliyoruz.

Yine tam böyle bir dönemde, 30 yıl silahlı çatışmalarla süren ve Cumhuriyet tarihi boyunca devam eden Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik yollarla çözümü çalışmaları ve çabaları arayışları devam ediyor. Ve yine bu dönemde gerçekten tarihi bir önemde genel seçim yapılıyor. Tamda bu genel seçimle birlikte bir sistem tartışması yapılıyor, Türkiye’de Başkanlık sistemi tartışmaları Anayasa değişikliği tam da böyle bir dönemde Türkiye Barolarının Türkiye Hukukçularının bir araya gelip toplumsal sorunları konuşmadan ayrılması düşünülemez. Bu nedenle ben teknik hesap kitap meselelerinin dışında birkaç konuya ilişkin fikirlerimi sizlere sunmak isterim.

Değerli arkadaşlar, öncelikle bir genel seçim yapılıyor, evet bir yüzde 10 seçim barajı biçiminde adaletsiz bir kuralla bu seçim yapılıyor. Öteden beri bu kuralla Türkiye’de seçimler, 12 Eylül Askeri faşist yönetiminin çıkardığı bir yasayla bu adaletsiz kural getirildi. Ve ne yazık ki bunun altını çizmek durumundayım. Bu kural Kürt toplumunun Ulusal Parlamentodan dışlamak, Kürtlerin temsilini engellemek için getirilmiş bir düzenlemedir. Ben bu adaletsiz düzenlemeye karşı uzun yıllar önce çok çetin bir hukuk mücadelesi verdim, ama o dönem ne yazık ki hem siyasal yapılar hem de sivil toplum yapıları çok faydalı bir destek sunmadılar, o nedenle ben bu işin arka planını çok iyi biliyorum. Neyse sonuç itibari ile bu adaletsiz kuralla yani toplumun, milletin gerçek iradesinin tam olarak iradesinin Parlamentoya yansımasını engelleyen demokratik katılımı engelleyen kuralla yapılıyor ama bu adaletsiz kuralın yanı sıra sayın Cumhurbaşkanın açılış mitingleri adı altında yürüttüğü seçim faaliyetlerinin, seçim mitinglerinin adil seçim hakkını, serbest seçim hakkını, eşit seçim hakkını ve demokratik rekabet hakkını ortadan kaldırdığını hepimiz biliyoruz, herkes biliyor. Hatta bu partinin, siyasal iktidarın mensupları da biliyor aslında.

Anayasa hükümleri açıkça ihlal ediliyor, biz bu hukuk dışı tutumunu, bu hukuka aykırı durumu çok açık bir şekilde ifade ettik ve kamuoyuna görüşümüzü deklere ettik.

Değerli arkadaşlar, biz bunu yaparken faşist askeri rejimin oluşturduğu bir anayasadan dolayı yapmıyoruz, biz demokratik ilkelere demokratik kurallara hukuka saygımızdan dolayı yapıyoruz, yoksa 12 Eylül Anayasasına bir saygımız söz konusu olamaz.

Değerli arkadaşlar, dolaysıyla bugün Türkiye’de seçim güvenliğinin kalmadığı, seçim adaletinin ortadan kalktığı bir seçim süreci yaşıyoruz ve tam da bu dönemde şunun altını çizmek isterim ; Türkiye’nin hangi bir köşesinde, nerede olursa olsun hangi siyasi partiye, hangi siyasi partinin faaliyetine yönelik olursa olsun bir saldırı kabul edilemez ve başta biz hukuk örgütleri olmak üzere bütün insan hakları örgütleri karşı çıkmalıdır ve çıkacağız da. Ama bakın son on beş, yirmi gündür bu seçimlere bir siyasi partinin seçim bürolarına, merkezlerine çok sistemli bir şekilde ve yaygın bir şekilde saldırılar şiddet unsuru taşıyan saldırılar yapılmaktadır ve en son önceki gün İstanbullun Gazi Mahallesinde yapılan silahlı saldırı sonucu HDP’nin iki görevlisi ağır bir biçimde yaralandı, şimdi arkadaşlar seçim güvenliğinin kalmadığı, seçim adaletinin sağlanmadığı bir seçim süreci sonucunda oluşacak Parlamentonun halkın iradesini yansıtacağı söylenemez ve hiçbir siyasi parti toplumun hiçbir kesimi böyle bir seçimden kazançlı çıkamaz ve çıkar sağlayamaz ve böyle bir seçimin meşhuriyetinin söz konusu olacağını herkes not etmelidir.

Değerli Arkadaşlar, ben şunu ifade etmek isterim yargıda olan gelişmelere net tutum almalıyız, ben bu konuda benden önce söz alan bütün arkadaşlarıma katılıyorum, Şu veya bu dava da onlar da bunu yaptılar denilerek hâkimlerin kararlarının beğenilmeyen kararlarının alınıp yırtılıp çöpe atıldığı bir ülkede hukuk devletinden, hukuk güvenliğinden söz edilmez. Dolaysıyla bir dönem bir takım hukuksuzlukların altında imzaları olsa da bugün yargı ve hukuk onuruna sahip çıkmalıdır.

Bakın bir tahliye kararı verdiği için hâkimler tutuklandılar, bu ülkede şüphesiz o yapılan tahliyeleri başka türlü telafi etmek mümkündü, hukuk devleti mekanizmaları içinde başka bir formül bulmak mümkündü ama bir başka karar ile tahliye veren hâkimi tutuklayan bir ülkede artık adalette hukukta yaratılan o derin tahribattı onarmak ne yazık ki mümkün değildir.

Değerli arkadaşlar, ben gerçekten söylenecek çok sözüm var ama süremiz hızla bitiyor ben sonuç olarak şunu söylemek istiyorum; önümüzdeki mesleki alana ilişkin sayın Birlik Başkanımız da ifade ettiler. Diyarbakır Barosuna bir dava açıldı. 27 Mayıs’ta bu dava Diyarbakır’da görülecek, tamamen mesleki bir mesele, tamamen CMK hizmetlerinin yürütülmesi sırasında bizim meslek onuruna sahip çıktığımız için meslektaşlarımızın ellerinde üç,beş lira taksi ücretini götürüp savcıların, hakimlerin kapısında onaylatma gibi asla kabul edilmeyecek bir onur kırıcı uygulamaya hayır dediğimiz için bizim aleyhimize Adalet Bakanlığı tuhaf bir biçimde soruşturma izni verdi ve tabi ki bir iddianame hazırlandı bu çerçevede ben bu şüphesiz bu meselede bütün barolarımızın desteğine ve meslek faaliyetlerimize sahip çıkacak bir dayanışma beklediğimi ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, yine gerçekten Baroların en temel sorunu olan adli yardım, hukuki yardım, adalete ulaşmak isteyenlere hukuki yardım sunmak ve tabi bu sorun Türkiye Barolar Birliğinin sorunun ötesinde bir sorundur, bu hepimizi ilgilendiren bir meseledir ama bugün Diyarbakır gibi bir merkezde özellikle Kadın başvurucuların yoğun bir biçimde adli yardımdan merkezimize başvurduğu bir yerde biz adli yardım taleplerini kabul edemiyoruz çünkü 1.500.000 borcumuz var üyelerimize ve artık sığınma evlerin gelen şiddet mağduru olan kadınların başvurusu dışında hiçbir başvuruyu kabul edemiyoruz, bunu da ben bütün barolarımızın dikkatine sunmak istiyorum.

Değerli arkadaşlar, çok teşekkür ediyorum. Genel Kurulumuzun mesleğimizin sorunlarını çözümüne ve hukukun üstünlüğüne katkı sunacağı umuduyla hepinize saygılar sunuyorum.