Dil Hakları ve Kürt Meselesi konulu konferans

23.10.2013

Değerli misafirler,

Sivil toplum örgütlerimizin değerli temsilcileri,

Saygıdeğer meslektaşlarım;

Diyarbakır Barosunun “Dil Hakları ve Kürt Meselesi” konulu konferansına hepiniz hoş geldiniz.

Ana dilinde eğitim ve ana dilin kamu hizmetlerinde kullanımı hakkı, diğer bir ifadeyle DİL HAKLARI, geçtiğimiz günlerde kamuoyunda önemli bir tartışma konusu oluşturdu.  Bir yandan ilköğretim okullarında 5’inci sınıftan sonra anadilin  “seçmeli ders” olarak görülebileceği belirtilirken, diğer yandan Hükümet yetkililerinin, kamu hizmetlerinde anadilin kullanımı üzerinde çalıştıkları yönündeki açıklaması da kamuoyuna yansıdı.

Öte yandan halen Diyarbakır’da devam eden ve “KCK Davaları” olarak bilinen davalarda sanıkların “ana dilinde savunma” talebi ile de gündeme gelen ana dil konusu, altmış günü aşan açlık grevlerinin de temel talep konularından biri olmuştur. Nihayet konu bir yasa tasarısı ile Türkiye Büyük Millet Meclisinin  (TBMM) gündemine de gelmiştir.


Dil ve kültürel haklar sorunu, Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte günümüze kadar süregelen toplumsal sorunların başında gelmektedir. Çoklu bir etnik, dil ve kültürel toplum yapısına sahip olan Osmanlı İmparatorluğunun kalıntıları üzerinde kurulan Cumhuriyetin temel hedeflerinin başında  “Türkleştirilmiş” ve “homojenleştirilmiş” bir toplum oluşturmak olmuştur. Bu nedenle, Türk dili ve kültürü dışında kalan, başta Kürtler olmak üzere Türkiye toplumunun diğer kesimlerinin dil ve kültürleri yâdsınmış ve ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu resmi politika akıl almaz yöntemlerle, sokakta bile Kürtçeyi yasaklamaya ve konuşanlara cezai yaptırıma kadar varan gayri insani ve zorbalıkla uygulanmıştır.

Daha çok Kürt dilini yasaklamayı amaçlayan bu politika, 1980 Askeri Darbe Yönetimi döneminde 2932 sayılı bir düzenleme ile yasal bir çerçeveye de kavuşturulmaya çalışılmıştı.


 Cumhuriyet tarihi boyunca kamusal yaşam,  tümüyle Türkçe ve Türk kültürüne göre şekillenmiş, kamusal görevler ancak bu dil ve kültürü benimseyenlere açık olmuştur. Ekonomik, eğitim, kültür ve sanatsal yaşam Türkçe dışındaki diğer dil ve kültürlere tümüyle kapatılmıştır. Türkiye toplumu o kadar çok sosyal gerçekliğine yabancılaştırılmış ki, insanlar;  milyonlarca Kürt vatandaşın farklı bir dil ve kültüre sahip olabileceğini bile düşünemez olmuştur. Bu gün artık Devlet yetkililerinin Kürt dili ve kültürünü tanıyan açıklama ve kimi olumlu adımlara rağmen, Türkiye’nin batısında Kürtçe konuşan bir yurttaş hala korku ve endişe içinde etrafına bakınabilmektedir. Ne yazık ki toplumun bir kesiminde; kendisi gibi konuşmayan, kendisi gibi olmayan, farklı olan her kese ve hey şeye tepki gösteren, düşmanlık besleyen bir toplumsal ruh hali hâkim olmuştur.

Toplumu, Cumhuriyetin resmi politikaları bu hale getirmiştir.  Bu nedenle toplumsal normalleştirmeyi sağlamak, Türkiye toplumunun farklı dil ve kültürlere sahip olduğu gerçeğini topluma benimsetmek, Türkiye toplumunu farklı dil ve kültürlerle bir arada yaşamaya hazırlamak, bu gün Devletin yerine getirmesi gereken bir görev ve sorumluluktur.

Türkiye, bütün ulusal mevzuatını “Türk dili ve kültürü” dışındaki kendi diğer vatandaşlarının dil ve kültürlerinin ifade edilmesini, korunup gelişimini yasaklayan bir mantıkla düzenlemiştir. Keza dil ve kültürel haklara ilişkin uluslararası sözleşmeleri ya imzalamaktan kaçınmış, ya da bu sözleşmelere taraf olmuşsa bile, dil ve kültürel haklar yönünden çekince koymuştur.  


Değerli misafirler,

Bu gün itibarıyla “insan hakları haftasını” geride bıraktık.  10 Aralık 1948 tarihli BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin başlangıcında; “insan haklarının tanınmaması ve hor görülmesinin insanlık vicdanını isyana yönelten barbarca eylemlere yol açmış olmasına, korkudan ve yoksulluktan kurtulmuş insanların söz ve inanç özgürlüklerine sahip olacakları bir dünyanın en yüksek amaç” olduğu vurgulanmıştır.

Bilindiği gibi, uluslararası toplumu insan hakları değerleri etrafında toplamaya ve Evrensel Bildirgeyi kabul etmeye götüren süreç, tarihin en büyük felaketlerinden biri olan II.Dünya Savaşı olmuştur. Dünyayı savaşa götüren süreç de, Avrupa’da gelişen, toplumsal ve kültürel farklılığı yadsıyan, farklı olana kin ve düşmanlık besleyen ırkçı fikir ve duygular olmuştur. Barış içinde bir arada yaşamanın temelinin eşitlik ve adaletten, farklı dil ve kültürleri kabul ederek, onlarla birlikte yaşamaktan geçtiğini insanlık bu acı deneyimle öğrenmiştir.

Bu gün ana dil hakkı, temel bir insan hakkı olarak kabul edilmekle, birçok uluslararası sözleşme dil haklarını güvence altına almıştır. Konferansımızın birinci oturumunda birazdan dil haklarıyla ilgili hukuksal çerçeve sunulacağından, uluslararası belgelere değinmeyeceğim.

Her şeye rağmen Kürt toplumu dil ve kültürünü bu güne kadar korumuştur. Bu gün, Kürtçe eğitim ve kamu hizmetlerinde anadilin kullanımı Kürt toplumunun tüm kesimlerinin vazgeçilmez ortak bir talebidir. Kürt toplumu, bu temel, tabii ve insani hakkından feragat etmeyi düşünmemektedir.

Hukuki ve fiili alt yapı oluşturulmadan dil eğitimi ve ana dil kullanımı alanında kimi küçük girişimler başlatılmış ise de, başta Kürtler olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının dil ve kültür hakları henüz yasal ve anayasal güvenceye kavuşturulmuş değildir.

İşte bu gün, halen toplumda sıcak bir tartışma konusu olan dil haklarını, konunun uzmanlarıyla birlikte masaya yatırarak tartışmak istedik.


Sabah oturumunda; dil haklarının hukuksal çerçevesi, Türkiye’de dil haklarıyla ilgili mevcut durumu,  toplumsal ve ahlaki bir sorun olarak dil haklarını konuşmayı planladık. Öğleden sonraki oturumda ise aralarında zorunlu bir bağlantı bulunan dil hakları ve Kürt meselesini birlikte konuşmayı yararlı gördük.

Konferansa sunulan tebliğ ve konuşmaları 21 Şubat 2013 Dünya Ana Dili hakkı günü yayınlanmak üzere kitaplaştırmayı planlıyoruz.

Asıl konunun uzmanı olan konuşmacıların zamanını daha fazla almadan sözlerimi bitirmek istiyorum.

Birinci oturumun moderatörlüğünü yapacak Sayın Vahap Coşkun ve bu oturumun konuşmacıları değerli bilim insanları İstanbul Bilgi Üniversitesinden Prof.Dr. Turgut TARHANLI, Mardin Artuklu Üniversitesinden Prof.Dr. Kadir YILDIRIM ve İstanbul Ticaret Üniversitesinden Doç.Dr. Bekir Beraat Özipek’i kürsüye davet ederken,

Diyarbakır Barosu adına hepinizi saygıyla selamlıyorum.

  Av. Tahir ELÇİ/ Diyarbakır Barosu Başkanı.