Ağır suçların etkili soruşturmasında uluslararası deneyim konferansı başladı

11.01.2014

                                                                               

Değerli misafirler,                                                  

İnsan hakları ve sivil tolum örgütlerinin değerli temsilcileri,

Saygıdeğer meslektaşlarım,

Diyarbakır Barosunun “İnsan Haklarının Ağır İhlalini Oluşturan Suçların Etkili Soruşturulmasında Dünya Deneyimleri” konulu Uluslararası Konferansına hoş geldiniz.

Türkiye, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi olağanüstü dönemlerden geçti. 1980 Askeri Darbe dönemi, sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamaları ve son otuz yıldır yaşanan silahlı çatışmalar sırasında, insan haklarının en ağır ihlalleri gerçekleşti. Silahlı çatışmaların kaçınılmaz sonucu olan güvenlik görevlisi ve silahlı militanların ölümlerinin yanı sıra, binlerce insan hukuk dışı, keyfi ve kısa yoldan infazlar, gözaltında zorla kaybedilme ve ağır işkence uygulamalarıyla yaşamını yitirdi. Ancak bu suçların failleri tespit edilmedi, soruşturulmadı ve yargı önüne çıkarılmadı.


Toplumumuz büyük acılar yaşadı ve travmalar geçirdi. Artık toplum olarak geçmişin bu ağır mirasıyla nasıl baş edeceğimizi, hakikatin nasıl ortaya çıkacağını ve adaletin nasıl gerçekleşeceğini, bu toplumsal yaranın nasıl iyileşeceğini konuşmamızın, tartışmamızın zamanı gelmiş, hatta geçmiştir.

Kürt sorunun barışçıl ve demokratik çözümü çabalarına paralel şekilde, toplumsal barışın sağlanmasında temel bir unsur olan adaletin gerçekleşmesi büyük önem taşıyor.

Devlet görevlileri olan, âmâ kimlikleri belirlenemeyen kişiler tarafından öldürülenlerin veya gözaltında kaybedilenlerin yakınları olan mağdurlar, yıllardır zorlu bir adalet mücadelesi veriyor…

Askeri Darbe döneminde, özellikle ağır işkence uygulamaları nedeniyle sorgu merkezilerinde veya cezaevlerinde yaşanan ölümler dışında, hukuk dışı ve keyfi infazlar PKK’nın silahlı eylemlerini başlattığı 1984 yılından sonra yoğunlaşmaya başladı. Bu dönemde, Devletin güvenlik birimlerinde, silahlı militanlarla mücadele edilirken, hukuk kuralları ve yasalara bağlı kalmanın gereksiz olduğuna dair bir görüş oluşmuş, militanlara karşı olduğu gibi, onlara destek sunduğu düşünülen sivillere karşı da hukuk dışı ve kuralsız bir uygulama başlatılmıştı.  

Resmi rakamlara göre; otuz yıldır yaşanan savaşta 50 bine yakın insan yaşamını yitirmiş, İnsan hakları örgütlerine göre 3.500,Türkiye Büyük Millet Meclisi Komisyonun verilerine göre ise 2.663 yerleşim birim zorla boşaltılmış, üç milyona yakın kişi zorla yerinden edilme uygulamasından etkilenmiştir.

Halen sadece Diyarbakır Özel Yetkili Savcılığında 10.000.’i aşkın faili meçhul dosya bulunmakta, binlerce cinayet aydınlatılmayı beklemekte, bini aşkın kişinin halem kayıp olduğu bilinmektedir.

Genellikle sivillere karşı işlenen bu suçların oluş biçimini ana hatlarıyla şu şekilde özetlemek mümkündür:

-Silahı militanlara yardım ve lojistik destek sağladığı düşünülen köylerin top atışı gibi ağır silahlarla hedeflenmesi, bu şekilde sivil köylülerin yaşamını yitirmesi,


-Silahlı militanlarla güvenlik görevlileri arasında çıkan çatışmalardan sonra, yaşamını yitiren güvenlik görevlisi sayısı kadar çevre köylerden-örgüte destek sunduğu düşünülen köylünün misilleme amaçlı olarak kısa yoldan infaz edilmesi,

-Bazen de askeri savaş uçaklarının, yine örgüte lojistik destek sağladığı düşünülen köy ve mezra gibi yerleşim birimlerinin bombalanarak sivillerin öldürülmesi,

-Sağ yakalanan militanların sorgulandıktan sonra kurşuna dizilmesi, militan veya onlara yardım ettiğinden kuşkulanan sivil insanların işkenceli sorgularda yaşamını kaybetmesi.

-Ancak hukuk dışı ve keyfi infazların en tipik uygulaması ise; Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Merkezi, kısa adıyla JİTEM olarak bilinen sivil istihbarat görevlilerinin gerçekleştirdiği eylemler olmuştur. Binlerce insan evlerinden, işyerlerinden, sokaktan, çoğu kez şehir giriş çıkışlarındaki bir jandarma-polis arama noktasından devletin resmi görevlileri tarafından gözaltına alındıktan sonra, ya bir daha kendilerinden alınamamış, ya da bir süre sonra cesetleri bir yol kenarında veya bir köprü altında bulunmuştur.

 1987 yılından 2001 yılına kadar Jandarma içindeki bu yapı binlerce sivil insanı bu şekilde kısa yoldan infaz etmiştir.

Bu yoğun ve sistemli infazlara rağmen, neredeyse hiçbir devlet görevlisi soruşturulmadı ve adalet önüne çıkarılmadı. Bu ağır suçların sadece kâğıt üzerinde kalan soruşturma işlemleri de çoğunlukla yine bizzat bu suçların sorumluları tarafından yapılıyor, dolayısıyla suçların tüm delilleri ortadan kaldırılıyordu. Bu dönemde adli mekanizma suçları soruşturmada hiçbir performans göstermemiş, bir başarı sergileyememiştir. Sistemli bir uygulama ile işlenen bu suçların sorumluları devletin diğer adli ve idari makamlarından hoşgörü, destek ve koruma görüyor, sorumlular suç ve cezadan muaf kalıyordu. Kürtlere karşı başta bölgede olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde benzer eylem ve uygulamaların yapılması, sorumluların da aynı şekilde hoşgörü ve koruma görmeleri, keyfi infazların ve gözaltında kayıpların resmi bir politikanın uygulaması olduğunu ortaya koymaktadır.

1990’lı yıllarda çok az sayıda mağdur şikâyetlerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne götürebilmiş ve bu Mahkeme aracılığıyla şikâyetinin araştırılması şansına sahip olabilmiştir. İç hukuk makamları tarafından soruşturulmayan bu şikâyetleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bizzat Türkiye’ye gelerek şikâyetleri araştırmış, bu amaçla başta Diyarbakır, daha sonra Ankara’da bulgu saptama/ tanık dinleme duruşmaları yaparak doğrudan delil toplama yoluna gitmiştir.


Mahkeme 1990’lı yılların ortalarından başlamak üzere gözaltında kayıp ve keyfi infazlara ilişkin çok sayıda karar vermiş, başta Kürtler olmak üzere sivillere karşı yapılan hukuk dışı infazlar ve gözaltında kayıp uygulamalarına ışık tutmuştur.

Yakın zamana kadar neredeyse hiçbir gelişmenin yaşanmadığı bu alanda, son yıllarda bazı soruşturmalarda kısmi bir ilerleme görülmüş, son birkaç yılda bazı davalar açılmıştır. Bunlar;

-Halen tamamı tutuksuz olan 1989-2000 yılları arasında çok sayıda kişinin öldürülmesi, bombalama ve kundaklama suçlarından 16 sanığın yargılandığı JİTEM Davası,

-1993-1995 yılları arasında Cizre İlçesinde 20 sivilin öldürülmesi ile ilgili bir Jandarma Albayı ve diğerlerinin yargılandığı Temizöz ve Diğerleri davası,

-Kürt entelektüel-yazar Musa Anter’in öldürülmesi davası,

-Diyarbakır’ın Lice ve Kulp İlçelerinde 20’yi aşkın sivilin öldürülmesine ilişkin bazı Jandarma komutanları hakkında açılan iki dava.

-Mardin, Şırnak, Muş ve Van İllerinde çok sayıda köylünün jandarma görevlileri tarafından gözaltına alınarak kaybedilmesi ve öldürülmesine ilişkin dört dava.

Daha çok insan hakları ve sivil örgütlerin ve kamuoyunun baskısıyla yeterince soruşturulmadan açılan bu davaların yanı sıra, halen geride kalan binlerce soruşturma zaman aşımına uğrama ile karşı karşıyadır.

2005 yılı öncesi ceza kanunu hükümlerine göre, bir veya birden çok adam öldürme suçlarında, şüphelinin yakalanması, sorguya çekilmesi, hakkında kamu davasının açılması gibi zaman aşımını kesen bir işlem olmadığında, soruşturmalar zaman aşımına uğramaktadır. 1993-1994 yıllarında gerçekleşen bazı faili meçhul dosyaların zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle kovuşturmama / Takipsizlik kararları örnekleri görülmeye başlanmıştır.

Öte yandan sorumluları kamu görevlisi olan, delilleri ortadan kaldırılmış ve yıllarca araştırılmamış bu suçların faillerini tespit etmede, ceza hukukunun ölçülerine göre delillendirmede büyük zorluklar yaşanmaktadır. Yine cesetlerin aranmasında, toplu mezarların açılmasında ve maktullerin kimliklerinin tespitinde yaşanan sorunlar hakikatin ortaya çıkarılmasını ve adaletin gerçekleşmesini güçleştirmektedir.

Son zamanlarda Kürt sorunun çözümü ve barışın sağlanması tartışmaları çerçevesinde, geçmişle yüzleşme, ağır suçların soruşturulması ve bir hakikat komisyonunun kurulması gibi tartışmalar yapılmaktadır.

Hala bu suçların kapsamlı ve etkili şekilde soruşturulmasında bir siyasi iradeden söz edilemeyeceği gibi, hakikat, adalet ve ağır suçların soruşturulamaması sorunu sadece geçmişin bir mirası değil, aynı zamanda günümüzün de bir sorunu ve gerçeğidir. Daha iki yıl önce Uludere’nin Roboski Köyünde savaş uçaklarının ağır bombalaması ile feci şekilde ölen çoğu çocuk 34 sivil insanın öldürülmesi ile ilgili soruşturmada Askeri savcılık; “suç yok, sorumlu da yok” diyerek kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir.

Şüphesiz dünyanın birçok ülkesi, bizim yaşadığımız sorunlara benzer sorunlar yaşamış, çeşitli çözüm yöntemlerine başvurmuş, bu alanda deneyimleri olmuştur. Diyarbakır Barosu olarak, bu alanda yaşadığımız ve uzun bir süredir toplumun da gündeminde olan bu sorunları masaya yatırmak istedik. Bu amaçla bu gün; bir yandan Türkiye’den konunun uzmanları, yıllardır adalet mücadelesi veren insan hakları savunucuları ve bu alanda çalışmaları bulunan kuruluş temsilcileri ve benzer sorunları yaşamış Arjantin’den Peru’ya ve Eski Yugoslavya cumhuriyetlerine kadar deneyimli uzmanlar ve İngiltere’den Amerika’ya kadar bu suçların soruşturulmasında uzman konuşmacılarla bu salonda bir aradayız.

İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Mazlum-Der, Adli Tıp Uzmanları Derneği, TESEV, Hafıza ve Adalet Merkezi, 78’liler Vakfı ve Girişimi, Yakınlarını Kaybedenler Derneği, Toplumsal Hukuk Araştırmaları Vakfı, Doğu ve Güneydoğu’dan çok sayıda baro, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları Ortak Platformundan temsilciler, uzmanlar ve konuşmacılar burada.  Neredeyse Türkiye’de ve dünyada bu alanda söz söyleyecek herkes bu salonda bir arada. İki gün boyunca, mevcut sorunları, uluslararası deneyimleri ve çözüm yöntemlerini tartışacağız.  Merkezi Londra’da bulunan Global Diyalog’un desteğiyle gerçekleştirdiğimiz bu Konferansa katkı sunan tüm kişi ve kurumlara teşekkür ediyorum.

Konferansımızın sonunda geçmişle yüzleşme ve adalet mücadelesi bakımından yol haritası niteliğinde bir sonuç bildirgesi çıkarmayı tasarlıyoruz. Konferansa sunulan tebliğ ve konuşmaları, imkânlarımızın el vermesi durumunda basılı bir yayına da dönüştürmeyi planlıyoruz.

Diyarbakır Barosu olarak, geçmişle yüzleşme çalışmalarında ve adaletin gerçekleşmesi mücadelesinde başta etkili hukuki yardım olmak üzere, topluma katkı sunmak istiyoruz. Kısa bir süre önce İngiltere ve Galler Barosu, The Law Society’nin desteğiyle “Ceza Davalarında Avukatların Rolünün Güçlendirilmesi” amacıyla üç günlük yoğunlaştırmış bir çapraz sorgu eğitimi gerçekleştirdik.  Global Diyalog ’un desteğiyle bu iki günlük Uluslararası Deneyim Konferansını gerçekleştiriyor ve önümüzdeki günlerde de Avrupa Komisyonunun desteğiyle uygulamaya dönük “Hukukun Üstünlüğüne Dayalı Bir Gelecek İçin Cezasızlıkla Mücadelede Avukatların Rolünün Güçlendirilmesi ve Mağdurlara Hukuki Destek” adıyla kapsamlı bir projeyi hayata geçiriyoruz.

Bu günkü Konferansımızda teorik bilgi ve tartışmalardan çok, günlük ve pratik sorunlarımızı masaya yatırmayı ve dünya deneyimlerinin de yardımıyla somut çözümleri konuşmayı planlıyoruz. Dünya’da benzer sorunlar yaşamış ülkelerde, ceza soruşturmasının başarısızlığı karşısında, başka ne tür yol ve yöntemlere başvurulmuştur, resmî veya gayri resmi bir hakikat komisyonu Türkiye’de mümkün müdür?

İnsan haklarının ağır ihlaline ilişkin suçlar veya insanlığa karşı işlenen suçların tanımı, uluslararası yargı kurumları ne tür kararlar vermiş, bu suçlarla mücadelede uluslararası hukuk ve uluslararası mekanizmalar nelerdir ve mağdurlara ne tür fırsatlar sunmaktadır. Halen süren dava ve soruşturmaların uluslararası ceza hukukuna göre analizi ve uluslararası mahkemelerin içtihatları ışığında bir değerlendirmesini yapmayı öngörüyoruz.

Öte yandan faili meçhul cinayetler ve gözaltında kayıplara ilişkin soruşturmalarda delil toplama, tanıklıklar ve bulgu saptamada yaşanan sorunlar ve özellikle cesetlerin aranması, toplu mezarların açılması ve kimliklerin tespitinde dünya deneyimleri bizim için yaşamsal önem arz etmektedir. Uzun ve zorlu çabalar sonunda, önümüzdeki günlerde; 1994 yılında savaş uçakları tarafında yapılan bombalama sonunda ölen yirmi beş kişinin toplu olarak gömüldükleri bir mezarın açılışını ve kimliklerin tespiti işlemini yapacağız. Bu örnek bile, Arjantin veya eski Yugoslavya gibi ülkelerde toplu mezarların açılmasında edinilen deneyimlerin bu gün bizimle paylaşılmasında Konferansımızın önemini ortaya koymaktadır.

Konferansın birinci oturumunun moderatörlüğünü yapmak üzere, öteden beri Diyarbakır Barosunun etkinliklerine katkı sunan değerli bilim insanı, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Turgut Tarhanlı’yı, yıllardır geçmişle yüzleşme ve toplumun bu ağır travmayla baş etmesi mücadelesinde büyük emek ve çabaları olan ve kendisini Diyarbakır Barosunun bir üyesi gibi kabul ettiğimiz değerli bilim insanı Ankara Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Sayın Prof. Mithat Sancar ve kendisini daha önce de tanıma ve birlikte çalışma fırsatı bulduğum Washington’dan Due Process of Law Vakfı Genel Direktörü ve Peru Hakikat Komisyonu Özel Araştırmalar Birimi Üyesi Sayın Katya Salazar’ı kürsüye davet ediyorum.

Hepinize tekrar hoş geldiniz diyor, saygılar sunuyorum.

 

Av. Tahir Elçi

Diyarbakır Barosu Başkanı