2019 Adli Yıl Açılış Açıklaması...

02.09.2019

 

BASINA ve KAMUOYUNA

2 Eylül 2019

Değerli  Basın Mensupları,

Büyük hengameler, ağır hak ihlalleri eşliğinde 2019-2020 adli yılı bugün başladı. Maalesef Türkiye yargısı derin bir kriz içerisinde.  Tarafsızlık ve bağımsızlığını yitiren, yargıç güvencesi konusunda ağır yaralar alan yargının, bu duruma karşı bir tepki geliştirmemesi, adeta boyun eğmesi, kısa vadede bu sorunu aşamayacağımızı göstermektedir. Yargı, memleketin sorunlarını çözmek bir yana, kendisi sorunun bir parçası haline gelmiştir. Türkiye yargısının en kronik sorunu, iktidar bloğu ile zihinsel ve fiziksel yakınlığıdır. Yargı, yürütme karşısında zihinsel ve fiziksel özerkliğini sağlamadığı, en azından bunun çabasını göstermediği sürece bu kaostan kurtulma şansını da bulamayacaktır. Yargıyı özgürleştirmeden, bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlamadan memlekete ne demokrasi getirebilirsiniz, ne de refah.  Bu nedenlerle yürütmeyi, yargı üzerindeki etkisini ve baskısını kaldırmaya çağırıyoruz.

Değerli Basın Mensupları Sevgili Meslektaşlarım,

Türkiye’de şu anda 94 hukuk fakültesi bulunmaktadır. Bunlar yetmiyormuş gibi her gün  yeni hukuk fakülteleri açılmaktadır. Hiçbir altyapısı olmadan açılan bu fakülteler, oldukça yüksek kontenjana sahiptir. 2018-2019 eğitim öğretim yılında hukuk fakültelerinde okuyan öğrenci sayısı yaklaşık 90 bin civarındadır. TBB verilerine göre halihazırda Türkiye’deki toplam avukat sayısının 117 bin olduğu düşünüldüğünde durumun vehameti daha da net bir şekilde anlaşılmaktadır. Artık baroların stajyer eğitimlerini yaptıkları mekanları ihtiyacı karşılamamakta, genç meslektaşlarımız ofis açamamakta, işçi avukatların sayısı artmakta, bir çok meslektaşımız asgari ücretin de altında ücretlerle çalışmak zorunda kalmaktadır.  Bu vesile ile yaşadığı ekonomik zorluklar nedeniyle yaşamına son veren genç meslektaşımız Gökan Arı’yı burada bir kez daha anmak istiyoruz. Bu konuda alınacak tedbir, merdiven altı hukuk fakültelerini kapatmak, hukuk eğitimi verecek fakültelerin de kontenjanlarını makul bir seviyeye çekmektir. Sorunu temelinden çözecek bu kesin çözümler yerine, her yıl yeni hukuk fakülteleri açılmakta, avukatlık sınavı gibi palyatif çözümler sunulmaktadır. Sınav önemli bir adım olmakla birlikte sorunu çözmekten çok uzaktır.  

Avukat sayısındaki bu orantısız artış karşısında, avukatların iş alanları da her gün daraltılmaktadır. Uzlaştırma ve arabuluculuk gibi sisteme entegre edilen ve Avukat olamayan kişilerin de kabul edildiği bu yargı dışı alternatif çözüm yollarının kapsamı hergün daha da genişletilmektedir.   Her yıl mezun olup mesleğe başlayan binlerce meslektaşımız iş alanlarını haksız bir şekilde avukat olmayan kişiler ile paylaşmak zorunda bırakılmaktadır.

Bu zor koşullarda yaşama tutunmaya çalışan meslektaşlarımız, karşılaştıkları ekonomik zorluklar yetmezmiş gibi şiddete uğramakta, tutuklanmakta, hatta öldürülmektedir. Karakollarda, adliye binalarında, cezaevlerinde yani yaşamın her alanında görevimizi yapmamız engellenmektedir. Avukatlara karşı suç işleyen failler etkin bir şekilde soruşturulmamakta, çoğu zaman cezasız kalmaktadır. Avukatlara karşı suç işlemeyi özendiren bu cezasızlık politikası derhal terk edilmelidir.

Tam da bu noktada Baro Başkanımız Tahir Elçi’nin katledilmesinin üzerinden 3 yıl 9 ay 5 gün geçmesine rağmen, cinayet ile ilgili ortada bir şüpheli dahi olmadığını üzülerek belirtmek isteriz. Baromuzun kendi imkanlarıyla soruşturma makamına sunduğu bilirkişi raporlarına rağmen, bu dosyadaki cezasızlık politikası aynen devam etmektedir. Burada bir kez daha o dönemin politik aktörlerine sesleniyoruz, sözünüzü tutun ve Tahir Elçi’nin faillerini yargı önüne çıkarın. Dönemin Başbakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’na da sesleniyoruz. Bu cinayete ve diğer insan hakları ihlallerine ilişkin bildiklerinizi yargıyla ve kamuoyuyla paylaşın.

           

Değerli Basın Mensupları,  

Kadın cinayetleri, çocuk istismarları artık hayatın olağan bir parçası haline gelmiş durumda. Devlet, 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesini uygulamaya gayret etmesi gerekirken, kadın ve çocuklar için önemli korumalar sağlayan bu mevzuat aleyhinde propaganda yapmaktadır. Kadın cinayetleri ve çocuk istismarları konusunda kolluğun, savcıların ve hakimlerin eğitilerek uzman kolluk birimleri ve  ihtisas savcılıkları ve mahkemeleri ihdas edilmelidir.

Doğaya ve hayvanlara karşı hoyratça yaklaşımlar da hız kesmeden devam ediyor. Memleketin ormanları hepimizin tanıklığında yanarken, hayvanlara karşı suçlar da artık rutin bir hale geldi.  Hiçbir ahlaki ve hukuki ölçüye sığmayacak şekilde ve dünyada terk edilen ilkel yöntemler ile maden arama adı altında dağlarımız ve zeytinliklerimiz yağmalandı, doğal miraslarımız olan nehirlerimiz ve derelerimizin üzerinde HES adı altında bentler örüldü. Öte yandan hayvanlara karşı ahlaksızca ve vahşice saldırılar da devam ediyor. Bu bağlamda doğa talanına yol açan projeler derhal durdurulmalı, yaratılan tahribatlar hızla onarılmalıdır. Hayvan hakları yasası da gecikmeksizin çıkarılmalıdır.

Değerli Basın Mensupları,

15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi sonrasında,  temel hak ve özgürlükler konusunda önemli kısıtlamalara, ağır hak ihlallerine, orantısız ve hukuki temelden yoksun idari uygulamalara tanıklık ettik.  OHAL döneminde toplam 36 KHK çıkarılmış, bu KHK’ler ile Anayasaya aykırı bir şekilde yaşamın bir çok alanında temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan, hatta ortadan kaldıran düzenlemeler yapılmıştır. Sonrasında 7145 sayılı yasa ile OHAL KHK’ları ile getirilen düzenlemeler kalıcı hale getirilmiştir.

İşte 674 sayılı OHAL KHK’sı ile yapılan düzenleme ile belediyelere kayyum atanmasının önü açılmış, sonrasında bu KHK hükmü 5393 sayılı belediye kanununa eklenmiştir. Bu KHK hükmüne dayanarak 2016 yılında 94 belediyeye kayyum atanmıştır. 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde bir kez daha Halkların Demokratik  Partisi adaylarının kazandığı Diyarbakır, Van ve Mardin Büyükşehir Belediyelerine içişleri bakanlığının idari bir kararıyla illerin valileri kayyum olarak atanmıştır. Halk iradesini hiçe sayan, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne olan inancı tümüyle ortadan kaldıran bu idari darbeyi kabul etmiyoruz, kınıyoruz. Bu haksız ve hukuksuz uygulamaya karşı, ulusal ve uluslararası hukuk mekanizmalarına başvuracağımızı buradan duyuruyoruz. Anayasaya, ulusal ve uluslararası mevzuata aykırı şekilde, OHAL döneminde çıkarılan bir KHK hükmüne dayanılarak tesis edilen bu işlem geri alınmalı, seçilmiş belediye başkanları derhal görevlerine iade edilmelidir.

Değinmeden geçemeyeceğimiz bir diğer konu ise barışçıl toplantı ve gösteri hakkına karşı güvenlik güçlerinin takındığı gereksiz, keyfi ve aşırı güç kullanımıdır. Sokaklar, valilerin ve diğer mülki idare amirlerinin hukuka aykırı kararlarıyla tüm muhalefete yasaklanmıştır. Barışçıl gösteri ve yürüyüşlere katılanlar; örgüt üyeliği, örgüt propagandası ve toplantı gösteri yasasına muhalefet ile suçlanmakta ve cezalandırılmaktadır. Güvenlik güçleri göstericilere karşı işkenceye varan orantısız ve keyfi güç kullanmakta, bu yollara başvuran görevliler, devletin cezasızlık politikasının bir sonucu olarak soruşturulmamaktadır. Bu yargı bağışıklığı her geçen gün artar bir şekilde topluma daha fazla şiddet olarak geri dönmektedir. Bu nedenle barışçıl gösteri ve yürüyüşler önündeki yasal ve fiili engeller ortadan kaldırılmalı, aşırı ve keyfi güç kullanan güvenlik güçleri hakkında, etkin soruşturma ve kovuşturma yürütülmelidir.    

Değerli Basın Emekçileri,

Hiç şüphesiz yukarıdaki ağır tablonun en başat sebeplerinden birisi, Kürt Meselesindeki şiddet sarmalı ve çözümsüzlük politikasıdır. Kürt Meselesinde salt güvenlikçi yaklaşımlar, Kürt Diline karşı tahammülsüzlük ve asimilasyon çabaları, cezasızlık politikaları, kayyum atamaları, tutuklu siyasetçiler, gazeteciler, STK temsilcileri sorunu, medya ve ifade özgürlüğüne yönelik ağır kısıtlamalar, işlerinden edilen ya da güvenlik soruşturmaları sonucunda kamu hizmetine alınmayan binlerce kişi, nefret söylemleri ve ayrıcılık politikaları halklarımızın bir arada barış içinde yaşama idealini tehdit etmektedir. Türkiye,  geçmişte denediği, başarıya ulaşmasa da önemli birikim ve kazanımlar elde ettiği barış arayışlarına acilen geri dönmelidir. Bu dönemin en önemli kazanımlarından biri, hiç şüphesiz Kürt Meselesinin şiddet dışı araçlarla çözümü konusunda toplumda yarattığı umuttur. Küllenmiş bu umudu yeniden canlandırmak için çözümün tarafları, Kürtlerle, yaşadığı coğrafyaya bakılmaksızın eşitlikçi ve özgürlükçü bir yöntemle birlikte yaşamanın koşullarını yaratmalıdır. Silahsızlanma da dahil tüm şiddet araçlarını dışarıda tutan bu paradigma, yaşamın her alanını esir alan bu şiddet, kriz ve kaos halinden kurtulmanın yegane yoludur. Temel amaç toplumsal barıştır. Barış, ısrarla ve inatla talep edilmelidir.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni adli yılın tüm halklarımıza adalet, eşitlik ve özgülük getirmesini; mesleğimizin hak ettiği itibarı yeniden kazanmasını dileriz.  Saygılarımızla